31 Ağustos 2013 Cumartesi

Neşeli Günler

20:46:00 7 Comments

Geçen sefer geçirdiği ağır hastalıktan ötürü bu gelişimizde biraz endişeliydim doğrusu. Çok şükür bu güne kadar sıcaklardan olduğunu tahmin ettiğim iştahsızlık dışında fazla bir sıkıntımız yok. Yine de geçen gün yazdığım yazıya göre iki gündür az da olsa yemeye başladı.

Geleli iki hafta oldu ve bu süreyi elimizden geldiğince gezmeli, oyunlu geçirmeye çalıştık. Hep yalnız olduğumuzdan onun için oldukça farklı olan kalabalık hayata alıştı, yeni kelimeler öğrendi, bol bol kıkırdadı ve kudurdu. Ne kadar öğretmeye çalışsam da bir türlü yapmadığı öpücük verme hareketini ananesi bir kere gösterdiğinde öğrendi ve herkese yapar oldu. Her sabah uyanır uyanmaz dedesinin yanına gidip yatıyor, mutfağı talan ederek ananesini kızdırıyor, erkek kuzeniyle gün boyu çok tehlikeli kudurukluklar yapıyor, onlar giderken ağlıyor. Kalabalık ve curcunalı bir ortama feci alıştı.

Bugün babası İstanbul'a geldi ve birkaç gün sonra tatile gideceğiz. Geçen yaz 3-4 günlük yazlık ev tatilini saymazsak bu ilk denizli havuzlu tatilimiz olacak. Bakalım nasıl geçecek. 

29 Ağustos 2013 Perşembe

Masha i Medved (Masha and the Bear / Masha ve Ayı)

23:53:00 12 Comments
Eğer youtube dan çocuklar için videolar izliyorsanız bu videolara denk gelmemiş olmanız imkansız. Öne çıkan izlenme sayısı ile önerilen videoların başında geliyor çoğu zaman.

Bebeklere tv seyrettirilip seyrettirilmemesi konusunda yorum yapmayacağım. Diğer bir çok konuda olduğu gibi bebek yetiştirirken artık diğer anne ve babaların tercihlerine saygı duymak gerektiğini, her ailenin ve bebeğin şartlarının farklı olduğunu fazlasıyla idrak etmiş haldeyim. Bizim durumumuza gelince, Helo'yu tv den tamamen yalıtmadım. Gerçi 14 aylık olana kadar izledikleri sadece bizim seçtiklerimizdi çünkü tv yayını (uydu veya kablo tv) almamıştık. Biz de seyretmiyorduk yani. Gerçi biz evlendiğimizden beri (7 yıl oldu) hiç tv seyretmiyoruz sadece indirdiğimiz şeyleri seyrediyoruz.

Hollanda'ya taşınınca (3 ay oldu) ise kablo tv aldık ve her gün bir saat kadar, kulağı yeni dile alışması için yerel bir çocuk kanalı seyrediyoruz beraber. Onun dışında diğer kanalları biz de fazla seyretmedik henüz.

Fakat Masha ve Ayı'yı uzun zamandır seyrediyoruz. Tüm bölümleri defalarca seyrettik ve neredeyse ezberledik ikimiz de. Ancak her seferinde yine keyifle bıkmadan seyrediyoruz, sanki tılsımlı çok güzel.

Çok defa seyrettiğim için artı ve eksilerini (bana göre) yazmak istedim.

Sevdiğim yanları

- Dizi Rusça ama çok rahat anlaşılıyor. Çünkü işaret dili müthiş kullanılmış. Dizide ufak bir kız (Masha) ve bir de hayvanlar var. Konuşan sadece Masha, diğer hayvalar insanlaştırılmamış, işaret diliyle konuşuyorlar. Kızım bu işaret dilinden çok şey öğrendi. Konuşmaya başlamadığı dönemde oldukça yerinde kullanıyordu, hala parktaki aynı dili konuşmadığı çocuklarla rahat kaynaşmasında bunun etkisi olduğunu düşünüyorum.

- Ben çocuk filmlerinde, aşırı sevimli hayvanların veya hiç birşeye benzemeyen canavar görünümlü karakterlerin bulunmasından hoşlanmıyorum. Özellikle ufak yaşlarda, dünyayı keşfetmeye çalışan bebeğin algılarını yanıltacak gibime geliyor. Belki 4-5 yaşından sonra bunu algılayabiliyorlardır. Bu dizide tüm hayvanlar kesinlikle çok gerçekçi fakat az biraz da olsa sevimlilik katmışlar tabi.

- Hikayeler ve verilen dersler güzel. Şu ana kadar son çıkan bir bölüm hariç tüm bölümlerin faydalı ve öğretici olduğunu düşünüyorum. Gün içinde kızıma hani Masha böyle yapıyordu ya diye çok kez örnek verip anımsatıyorum. O kadar çok şey öğrendi ki bu diziden yazsam sayfalar tutar.

- Duygu zenginliğine sahip, her türlü duyguya yer verilmiş. Kızma, üzülme, şevkat, mutluluk vs. Birkaç bölümde Masha şımarık bir şekilde yalancıktan ağlıyor ve ilk başlarda bunu huy edinirse diye korkmuştum. Ancak şimdi aa Masha'ya bak senin gibi numaradan ağlıyor diyorum, sırıtıyor hanımefendi :) Olayın farkında yani.

-Süresi ideal. Bence 7 dakikalık süre bebeklerin dikkatini yoğunlaştırmaları için ideal. Aslında 7 dakika çok kısa bir süre olmasına rağmen o kadar çok şey oluyor ki, bazen Türk dizilerinde tek bir sarılma sahnesi 7 dakika sürüyor :p

-Görüntüler şahane. HD kalitesindeki animasyon diziyi her izlediğimde ayrıntılar beni benden alıyor. Işıklar gölgeler renkler. Bir de olayların geçtiği mekanlar çok güzel. Hele ayının evi yakında hayallerimdeki evin yerini alacağa benziyor.

- Daha çok şey sayılabilir ama başlıcaları bunlar

Sevmediğim özellikleri pek yok aslında. Demin dediğim gibi sevmediğim ve kızıma izletmediğim bir bölüm var onda ayı, Masha'nın dişini çok ilkel yöntemlerle çekmeye uğraşıyor ve Masha çok korkuyor ve çokça çığlık atıyor. Diş düşmesinin böyle sıkıntılı bir olay olduğunu düşünmesini istemem.

Dizide her bölüm ayrı bir konuyu ele alıyor, bağımsız seyredilebilir ama bazılarında eski bölümlere gönderme yapılıyor. En azından ilk seyredişte sırayla seyredilmesinde fayda var. Aşağıya bu gün kadar yayınlanmış bölümlerin youtube linklerini sırasıyla yazacağım. Hala oynuyor ve seyrek de olsa yeni bölümler geliyor.

Ha bir de aklıma gelmişken söyleyeyim, mesela Hollanda'daki çocuk kanalında dublajlı oynuyor ama kesinlikle orjinalinin yerini tutmuyor.

Masha ve Ayı Bölüm Listesi

1. Bölüm - tanısma
2. Bölüm kış uykusu
3. Bölüm 1. yılbası
4. Bölüm ilk görüşte aşk
5. Bölüm balık tutma zamanı
6. Bölüm kardaki izler
7. Bölüm kurtlarla doktorculuk
8. Bölüm telefon
9. Bölüm reçel günü
10. Bölüm buz pateni
11. Bölüm okul
12. Bölüm havuç bahçesi
13. Bölüm saklambaç
14. Bölüm kaza
15. Bölüm hemşire
16. Bölüm masha ve püre
17. Bölüm panda geliyor
18. Bölüm kirlenmek güzeldir
19. Bölüm resital
20. Bölüm kaplanla tanışma
21. Bölüm 2. yılbaşı
22. Bölüm hıçkırık
23. Bölüm sürpriz yumurta
24. Bölüm çin mantısı
25. Bölüm hokus pokus
26. Bölüm tadilat
27. Bölüm ressam
28. Bölüm satranç
29. Bölüm metal muzik
30. Bölüm vitamin
31. Bölüm uçan süpürge
32. Bölüm penguenin ziyareti
33. Bölüm Bahsettiğim diş çekme bölümü
34. Bölüm fotoğraf makinesi

Bunlardan başka Masha'nı tüm dizi boyunca konuşup oyuncaklarına masal anlattığı ve masalların da animasyon değil de çizgi film olarak gösterildiği bölümler yapmışlar. Bunlar henüz pek ilgisini çekmedi kızımın. 18 bölümlük hikaye anlatımının playlisti ise burada

27 Ağustos 2013 Salı

Annelere Sorum Var

22:44:00 19 Comments
Bu aralar yine Helo'nun hiç birşey yememesi ile ilgili başım dertte. Zaman zaman böyle dönemler oluyordu ancak bir süre sonra geçiyordu. Bu son yememe dönemi o kadar uzun zamandır devam ediyor ki ben bile unuttum. Son bir kaç gündür de kafamı sıyırmaya ramak kaldı ki bu akşam biraz yedi de kendime geldim.

Biraz yeme geçmişinden bahsedeyim. Genelde hep kendi yer(di) ve ne kadar isterse yer, hiç zorlamazdım. Miktarları çok olmadı hiç bir zaman ama her üç öğünde birşeyler yiyiyor ve ara öğünlerde ise meyve ve ceviz badem gibi kuruyemişler yiyiyor(du). Bunlardan hariç genelde bir kere gece olmak üzere (bazen gün içinde iyi yemiş ise aramıyor) toplamda 4-5 kere süt içiyor. Ekmek, tatlı ve diğer hamur işlerini ise neredeyse hiç yemiyor. Hatta ağzına ekmek+yemek bir arada versem ekmeği tükürüyor :( Yedikleri et, sebze,yoğurt,meyve oluyor genelde.

Son zamanlarda ise ne ana ne ara öğün yer oldu, günde bir öğün yerse şanslıyız, sadece süt ve su içiyor. Kahvaltıda bir ısırık zeytin, öğle yemeği hiç yok, akşam yemeğinde de canı isterse, az bir miktar (mesela bir köfte veya ona eşdeğer büyüklükte bir yemek). Sütü uzun zamandır devam sütü olarak içiyordu ve günde bence iyi bir miktar 800-1000ml kadar içmiş oluyor. Aylardır inek sütüne alıştırmaya çalışıyordum fakat reddediyordu her ne şekilde sunarsam sunayım Son üç haftadır onu kabul etmeye başladı nihayet (bu ayrı bir yazı konusu olacak), önce günde 1 biberon ile başladım (200ml kadar) sonra vücudunun tepkisine bakarak (etkilenmedi neyse ki) iki biberona çıkardım. Fakat günde bir litre inek sütü içmesi fikri beni korkutuyor nedense. Gerçi babası da küçükken o kadar içiyormuş.

Çok süt içiyor diye yemediğini düşünebilirsiniz. Her şeyi denedim, aç bıraktım, yemeklerden önce vermedim, sütü seyrelttim buna rağmen pek birşey değişmedi. Mesela gece 2 de süt içtikten sonra sabah 10 da hala kahvaltı etmek istemiyor.

İstanbul'a gelmeden önce de sabahları iştahsızdı, öğleden sonra açılır akşama doğru daha çok yerdi ama burda o da değişti.. Bu değişim sebeplerinden biri sıcaklar olabileceği gibi, çıkmekaya çalışan son azı dişleri de olabilir. Biliyorum onlar en zoru ve yaklaşık üç aydır arka azılarla uğraşıyoruz, şu anda oldukça kabarmış ve beyazlamış halde. Fakat biraz daha zamanı var tecrübelerime göre.

Çocuğum Yemek Yemiyor kitabını okudum ve kendime yakın buldum ve neredeyse her tavsiyesine uydum bu arada onu belirteyim. Biraz önce persentil değerlerini hesapladım kilosu %50 persentil üzerinde (4 ayda 900gr almış), boyu da %79 persentil üzerindeymiş. Ancak kafamda olan soruları tecrübeli annelere sormak istiyorum.

- Eğer bu hain azılar ise sebep, sizin de böyle oldu mu (diğer dişlerinde de benzer sıkıntılar yaşadık ama bunun kadar uzun vadeli değildi hiç biri, iki ay falan oldu yahu), sonunda düzeliyor mu?

- Ne demir, ne vitamin, ne gıda takviyesi hiç birşey vermiyorum. Bu zamana kadar da hiç vermedim. 1 yaş civarı balık yağı almıştım ama birkaç kaşık dışında hiç içmedi. Bu güne kadar bir sorun çıkmadı ama bu günlerde yüzü daha renksiz ve gözaltları morarmış gibime geliyor.Böyle bir takviye yapmalı mıyım? Biliyorum doktoruna danış diyeceksiniz ama daha şu doktor sistemi tam oturmadı ülke değiştirmekten 4 aydır da kontrol edilmedi. İlk fırsatta danışacağım da her dr farklı kafada oluyor ya ne derler bilmiyorum.

- Yoksa ne olursa olsun onun tercihlerine güvenip her şeyi zamana mı bırakayım, sonuçta kilo da almış, gelişimi de devam ediyor, dışarıdan da normal kiloda gözüküyor.

Zaten kilolu olmasını tercih etmem, sağlıklı olsun yeter ama boğazından hiç birşey geçmeyince sakin kalabilmek pek kolay olmuyor.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Yaban Elde Kala Kala El Olmuşum

23:10:00 10 Comments
İlk ve orta okulu beraber okuduğumuz bir arkadaşımı görmüştüm yıllar sonra. Muhabbet ederken bana "bilirsin ben öyle şeylere gelemem" demişti. O an duraksamıştım, biliyor muydum gerçekten. Hayır, aradan on yıl geçmiş, en son gördüğümde ikimiz de daha çocuktuk, neye nasıl tepki vereceğini kesinlikle bilmiyordum. 

Bu anı çok sıradan gözükse de sık sık aklıma gelir. Yakınımda olan kişileri aslında ne kadar tanıyorum, kalbinden geçenleri ne kadar biliyorum yoklarım.

İstanbul'da bulunduğum son on günde, aynı arkadaşım için hissettiğim duygu o kadar çok yüzüme çarptı ki. Hayır insanlar beni dışlamıyor, normal hayatlarına devam ediyorlar ama ben kendimi el gibi hissediyorum. 

Muhabbetlere yabancı kalıyorum çünkü geçmiş olayları bilmiyorum, çevredeki yeniliklerden bihaberim, uzak olduğum dönemde kim neler yaşamış, kalplerinden neler geçirmiş, yaşadıklarından sonra karakterine ne katmış, sonucunda neye dönüşmüş, hala eski bildiğim kişi mi, yoksa ne kadar değişmiş hiç bilemiyorum ve bildiğim gibi olmadıklarının işaretlerini görüyorum.

Üstelik işin diğer tarafı anne olduktan sonra asıl ben ne kadar değişmişim. Yapayalnız hayatım beni içime kapamış, yaşam enerjimi sadece kızımın keyfine bağlamış, başkalarının sevindiklerine sevinemez olmuşum, bu farkları gördükçe kendimi tuhaf biri olarak bulur olmuşum. Farkediyorum ki muhabbetlerimde birşey diyeceksem sadece sanal arkadaşlarım kalmış bahsedecek ve birçoğunun çocuğunun gelişimini öz yeğenimden daha iyi biliyormuşum. Bunu farkedince halime acıyorum, üstelik tek arkadaşım kalmış olan eşimle aramızda bir mevzu geçse hayata küsüyorum.

Herşey eskiye döner mi, bu gidişin sonu neye varır, yalnız yaşamamın sonu neye varır hiç kestiremiyorum


23 Ağustos 2013 Cuma

17. Ay Mektubu: Bülbül Diline Kurban Olayım

05:58:00 7 Comments

İnci tanem

Bu ayın en kayda değer gelişmesi kesinlikle dilinin bağlarının çözülmesi oldu diyebilirim. Bir ay öncesine kadar yaklaşık  yirmi kelimeyi rahatça biliyor ve kullanıyor, agulamanın biraz daha gelişmiş hali olan hecelemelerle gün içinde aralıksız bıcır bıcır konuşuyordun.

Sonra birden bire bizim her söylediğimizi tekrar etme çabaların başladı, bu da önceden oluyordu ama bu kadar yoğun değildi. Hafızana ekleyip kullanmaya başladığın kelimeler hızla arttı (şu an altmış tane) ve heceleme diye tabir ettiğim kendi dilindeki konuşmaların boyut değiştirdi. Üstelik bu kendi dilindeki söylemler bizim her dediğimize cevap verme halini aldı. Mutlaka her lafa maydanoz oluyorsun. Dediğini anlamasam da bir sen bir ben şeklinde karşılıklı muhabbetlerimiz başladı.

Önceden çıkardığın hecelerde a,e, o,u seslerini daha yoğun kullanıyordun ve i ve ü gibi ince seslere pek fazla dilin dönmüyordu. Önce onlar geldi, ardından kalın ve ince seslerin ardışık sıralandığı kendi dilindeki sözcüklerin. Bu sesler arasındaki geçişleri öyle hızlı yapıyorsun ki  dudaklarının aldığı şekiller seni çok tatlı yapıyor. Bence bu kadar hızlı şekilde ağız ve dil hareketleri geçişini yapabilmen büyük bir başarı. Zira Türkçe'de ünlü uyumundan dolayı biz o kadar çok değişikliği o kadar hızlı kullanmıyoruz. Bazen dakikalarca böyle hiç susmadan anlatıyorsun. Hatta kitaplarını bu şekilde bize anlatmaya başladın. Bu zenginlik belki de farklı ülkelerde yaşamandan kaynaklanıyor. Son on gündür baba yerine babeçka demeye başladın. Yetmedi gelince dedene dedeçka, arabalara ağabeç (bazen ağabaş, ağabeçka) diyorsun. Bunlar slovakça esintili kelimeler. Hollandacaya kulağın alışması için her sabah bir saat kadar çocuk kanalı seyrediyoruz. Bazı kelimeleri öğrendin ama en önemlisi benim asla çıkartamadığım gırtlak sesini çıkartıyorsun. Ağaç ve aç derken ç yi gırtlaktan vurgulayarak söylüyorsun ( halbuki babeçka derken de ç yi kullanıyorsun ama orda yapmıyorsun o sesi) 

Artık telaffuz etme becerin daha geliştiğinden olsa gerek bir kere tekrar ettiğin her kelime kullanılmak üzere kaydediliyor. Sonra onu rahatça kullanıyorsun. Zaten muhtemelen o kavramları biliyordun önceden çünkü her dediğimizi anlıyordun. Sadece söyleyemiyordun ve onu da bir tekrarla hafızandaki bilinen kelimeler sepetinden söylenen kelimeler sepetine atmış oluyorsun.

Bir kaç tane de iki kelimelik cümlelerin var ama onları kullanma sıklığın çok değişken. Bir de çok önemli bir gelişme şu oldu. Eskiden seninle bolca sayı saymamıza rağmen beni pek tekrar etmezdin. Bir kaç gündür istanbuldayız ve  senden 10 ay büyük kuzenin Egehan ile yatakta zıplarken, o hep bir iki üç dört diye saydığı için sen de saymaya başladın ve sayıları Egehan'dan öğrenmiş oldun. Şimdi bazıları benzese bazıları benzemese bile sayı sayıyorsun beşe kadar falan. Üç ve dört güzel isabet ediyor.

Biliyorum belki tam anlamıyla konuşmaya başladığında daha da güzel olacak ben daha heyecanlanacağım ama bu sürece girdik zannediyorum. Diğer her gelişme gibi bu da bir süreç ve geliştirdiğin diğer beceriler yanında gün içinde bu daha çok ön plana çıkıyor ve ben her an söylediğin yeni sözcükleri kaydetmek için uğraşıyorsam evet bence konuşmaya başladın demektir. Böylece 16. ay bizim milatlarımızdan biri olmuş oluyor. 

Konuşurken seni izlemek, her dudak hareketini zihnime kaydetmek, söylediğin her kelimeyi videoya çekmek, konuşmayla birlikte daha da belirginleşen özgüven işaretlerini takip etmek öyle büyük bir mutluluk ki anlatamam. 

Seni çok seviyorum inci tanem.

Annen-İstanbul

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Benim Kızım Büyümüş !

00:37:00 18 Comments
Bu gün öğle saatlerinde başlayan İstanbul'a uçuş maceramız başarıyla sona erdi ve kesinlikle kızımın günlüğünde yer almayı hakediyor. Yol boyunca o kadar çok kez büyümüş benim kızım diye içimden geçirdim ki.

Uçağımız Amsterdam saatiyle 14.30 da idi. Bu sabah 7.30 civarı kalktığı için 12-13 arası uykusu gelecekti ve geldi. Daha evde uyku belirtileri başlamıştı. Havaalanına giderken arabada uyursa yandım diye düşünüp dua ediyordum. Bir önceki uçuşumuzda yine Helo ile yalnız uçmuştuk bu sefer olduğu gibi, fakat hafızamdan silmek isteyeceğim kadar zor bir uçuştu. Bu yüzden bu sefer için daha günler öncesinden tedirgindim zaten. 

Arabada uyumaması için özel bir çaba sarfetmedim ama biraz dikkatini dağıttım. Neyse ki uyumadı. Havaalanında uyursa uçağın kapısında nasıl onu alırım, bir yandan pusetini nasıl kaparım diye evham bastı. Yine özel bir çaba sarfetmedim ama çok şükür insanlar ve ortam dikkatini  dağıttı ve boarding kısmına sağ salim vardık. Ha bir de bunun öncesinde pasaport kontrolünde polis bizi alıkoydu. Kız sessiz ama patlamaya hazır bir bomba iken inşallah çok sürmez dedim ve neyse ki çok uzamadı. Helonun pasaportunda süresi dolmamış bir slovakya vizesi var geçen seferden kalma. Hollanda oturumumuz var ikisi bir arada olmamalı normalde. Bir şeylere baktılar sonra saldılar. Polis odasında beklerken hep filmlerden sahneler geldi aklıma. Odadaki bir kaç kişi kaçakçılar vs ise, bize bişey yaparlarsa dın dın dın....

Ok dediklerinde koşa koşa kaçtım oradan. Kapı önü bekleme odasına girerken yapılan güvenlik kontrolünde ise önümüzde bir gurbetçi türk aile vardı. Te allahım yarabbim iki gürbüz delikanlı altın zincirlerini, kemerlerini, ceplerindeki bissürü şeyi boşalt boşalt bitiremediler, Helo kucağımda, bayıldı bayılacak ne yer vermek ne acele etmek var.

Bu tip yerlerden mümkün olduğunca hızlı geçmek için hep önceden ona uygun giyinirim ve hazırlanırım. Ben üzerimden hiç bir şey çıkarmadan ve sıfır biple geçtim kucağımda bebekle. Havaalanında bir daha hiç görmeyeceğin kişilere havanı atsan nolucak atmasan nolucak.

Boarding de beklerken iyice bayıldı. Kucağıma yatmıyor, arabasına yatmıyor, kafasını olmadık yerlere koyuyor ve en sonunda çareyi yerde buldu. Kaldırıyorum kalkmıyor. Hep görürdüm yabancı çocuklar yerlerde, bizimki de onlara benzedi :)

Bekle allah bekle kapı açılmaz, son 15 dakika açıldı, hemen gittik, uçak koridorunda da ufak bir sinir krizi atlattıktan sonra yerimize yerleştik. Bebekli hayattan sonra o kadar hızlandım ki diğer herkes çok uyuşuk geliyor ve tahammül edemiyorum bu yavaşlıklarına. Ağır ağır bagaj yerleştirenler, koltuğuna karar veremeyenler pööf.

Yazı bitmek bilmiyor ama daha uçmadık bile. Neyse bundan sonrası kısa. Bindiğimizde ayılıp bayılan bebe gitti yerine geldi bir enerji küpü. Önce tv nin kumandası ile oynadı, sonra hemen arkamızdaki bebekle oynama çalışmaları. Kol koyma yerlerine tırmanıp arkaya gitmeler, masanın üzerinde zıplamalar. Şansımıza yanımıza kimse vermemişler üç koltuğa yayıldık. Yemek geldi ayakta yemek yedi. Sonra bari poposu üzerinde dursun diye bir program açtım tvden. Böyle sakin durabildiği zamanlar uykusunun geldiğini farkediyor, bir baktım uyumuş. 1,5 saat kadar uyudu. Uçuşun son yarım saatinde uyandı. Toplam uçuş 3,5 saatti yani biner binmez uyumayıp iki saat daha oyalanmıştı.

Uyandığında son yarım saat kalmıştı ve genelde alçalma olduğu için artık bağlı halde oturmaktan sıkılmaya başlamıştı ancak tabletle bir süre oyaladım. Yanıma tabletten hariç birkaç favori kitabını ve ufak oyuncaklar almıştım. Neredeyse hiç kullanmamış olduk.

İnince ise yine şansımız yaver gitti, hızlıca pasaport kontrolünden geçtik, bavulumuz hemen geldi, trafik yoktu ve kolayca anane evine ulaştık.

Tüm bu süre boyunca gerçekten bir çok anda sözümü anladı ve dinledi, daha uyumluydu ve hiç ağlamadı. Hatta kalkış anında kraker yemek istediği için emziği reddetti ve çok şükür hiç etkilenmedi. Benim kızım artık büyümüş galiba. Darısı diğer uçuşların başına :)


18 Ağustos 2013 Pazar

Blogunuzun Arama Motorlarında Daha Kolay Bulunabilmesi İçin Meta Tags Ekleyin

09:54:00 4 Comments
Tasarımını yaptığım bir çok blog sahibinden, google aramalarında nasıl üst sıraya çıkacağına dair sorular alıyorum. Pasta-kurabiye blogları o kadar çok yaygınlaştı ki özellikle bu husustaki aramaların sonucunda belli bir bloga ulaşmak epey çaba istiyor.

Bir blogun Google aramalarında üst sıralarda yer almasının öncelikli şartı blogun popülerliğidir. Mesela aynı konuda yazı olan onlarca site vardır ancak içlerinden bazıları 1. sayfada ve üst sıralarda çıkar. Bu blogların zengin bir arşivi olmasının yanı sıra açıldığından beri yapılmış olan toplam ziyaretçi sayısı da önem taşıyor. Yani tek başına arşivin zengin olması yetmiyor.

Bununla birlikte meta tag denilen özellik de önemli. Google bir aramanın sonucunu ekrana getirmeden önce sitelerin tanımlarına, meta tags'lerine ardından yazı başlıklarına bakıyor ve ekrana ilişkili sonuçları popülerlik sırasına göre getiriyor. Bu eklentiler ne yazık ki blogger bloglarının kendi içinde yer almıyor fakat güzel haber şablon koduna eklenebiliyor.

Blogunuzun kumanda panelinden Şablon  / HTML düzenle bölümüne gelin ve çıkan pencerenin içine bir kez tıkayıp ctrl+F ile aşağıdaki kodu arayıp bulun.



Bu satırın hemen altına da aşağıdaki kodu yapıştırın



Yukarıdaki kodda örnek olarak pastacılık ile ilgili tanım ve etiketler yazdım bunları siz kendi blogunuza uygun şekilde değiştirebilirsiniz.

Yani "Size Özel Butik Pasta ve Kurabiyeler" yerine "sizin blog tanımınız" 

'butik pasta, butik kurabiye, şeker hamurlu pastalar, özel sipariş pasta, özel tasarım, şeker hamuru, kişiye özel, özel günler için pastalar, cupcake, figürlü pasta, doğum günü pastası, bebek kurabiyesi, nişan kurabiyesi, düğünkurabiyesi, düğün pastası' yerine sizin meta taglarınız olacak.

Tırnak işaretlerinin muhafaza edilmiş olmasına ve virgülle ayrılmış olmasına dikkat edilmeli. Ben sınırsız sayıda meta tag yazılacağını düşünüyordum ve böyle siteler görmüştüm ancak blogger bunların normal olmayan abartı siteler olduğunu anlıyor ve meta tags lerin 160 karakteri geçmemesini tavsiye ediyormuş.

Kodu yapıştırıp düzenledikten sonra şablonu kaydediyoruz ve işlem tamam.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Bir Blog İçinde Yazı ve Görsel Aramanın En Basit Yolu

09:33:00 3 Comments
Yeni bir blogun tasarımı üzerinde çalışmaya başlayacağım. Tasarımında bir fotoğraf kullanmayı düşünüyorum ama bloguna koymuş olduğu görsellerden birini seçmek için tüm yazılarını tek tek görüntülemek benim için çok uğraştırıcı olacak. Ne yapsam acaba diye düşünürken, yıllar önce yazdığım bir yazı aklıma geldi.

Blogger bir dönem dynamic view uygulaması çıkarmıştı, şimdi bu özellik kumanda panelinde vurgulanmıyor ama hala çalışıyor. Bu yazıda farklı dinamik görüntülerin nasıl elde edileceğini yazmıştım. Her biri biraz farklılıklar içerse de topluca bakış yapmak için harika. Şimdi bunları kısaca özetleyeyim.

1- Flipcard Görüntüleme: Adres çubuğundaki blog urlsinin yanına /view/flipcard yazıldığında (kopyalayıp yapıştırın) o blogdaki tüm yazılar aşağıdaki gibi görüntülenir. Örnek olarak kendi blogumu verdim:

Bu görünüm şeklinde yazıların içinde resim varsa ilk resmi, yoksa başlığını gösteriyor, resimli yazıların üzerine gelince de dönüyor ve başlık çıkıyor. Bu yazı aramak için bence en ideal yöntem. Fakat resim aramak için ideal değil çünkü yazı içinde başka resimler varsa onları göremiyorsunuz.

2-Magazine Görüntüleme: Üstteki resimde de göreceğiniz gibi sayfanın yukarısında çıkan siyah çizgili menüde diğer görünüm şekillerine tek tıkla geçmek mümkün. Fakat ayrıca bir öncekinde olduğu gibi url yanına /view/magazine de yazılabilir. Bu durumda sayfanın görünümü şöyle:

Bu görüntülemede de yazı içeriklerine hızlıca göz atmak kolay oluyor.

3- Mosaic Görüntüleme: Burda da yine flipcard daki gibi bir mantık sözkonusu ama ayrıca yazı içindekiler de bir miktar okunuyor. Fakat hala tüm resimleri göstermiyor. Resimlerin ve yazıların görünümü farklı ebatlardaki kutucuklarla sağlanmış. url kısayolu /view/mosaic


4- Sidebar Görüntüleme: Burada tüm yazılar sidebarda küçk bir görsel ile listeleniyor. Tıklandığında yazının tamamı çıkıyor. Eğer aradığınız şeye dair kafanızda ufak bir bilgi varsa bu yol ile bulmak kolay olabilir. Kısayolu /view/sidebar


5- Snapshot görüntüleme: İşte benim aradığım buydu. Yazının içinde ne kadar resim varsa hepsi ayrı şekilde görülüyor bu seçenekte. Fakat bu durumda resim içermeyen yazılar görünmüyor. Sadece resimli yazılar var. Resim aramak için en ideal görüntüleme /view/snapshot kısayolu ile yapılıyor. Kendi blogunuza bu şekilde bakarsanız çok hoşunuza gidecek hepsini bir arada görmek.


6- Timeline görüntüleme: Burda da aylık gruplar halinde yazılar listelenmiş. Genelde yazılar text ağırlıklı olarak görüntüleniyor. Yazı aramak için ideal bir seçenek , kısayolu /view/timeslide


Doğrusu snapshot ile tam istediğim şeyi elde ettim ve tüm fotoğrafları görüntüledim, şimdi içinden seçmek çok kolay olacak.

16 Ağustos 2013 Cuma

Duygu Salıncağı

09:07:00 6 Comments
Elimdeki kitaplardan biri olan "Çocuk Beden Dili" (Samy Molcho) isimli kitaptan bir bölümü yazmak istiyorum. Biraz uzun olacak ama bence çok önemli ve anne babaların dikkat etmesi gereken bilgiler içeriyor. Benim için bebeğimin duygusal olarak doyuma ulaşması, en azından karnının doyması kadar önemli. Ben kızımda da bunu gözlemliyorum ve davranışlarımı ona göre uyarlamaya çalışıyorum.
----
Her çocuk duygularını anlatmak ister. Çocuğun temel duygularının gereksinimlerine göre şekillendiğini artık biliyoruz. Olumsuz olarak, açlık, ıslaklık, üşüme; olumlu olarak tokluk, kuruluk, yani onu hoşnut eden ya da etmeyen her şey temel duyguların şekillenmesinde rol oynar. Çocuk anne yada ebeveynlerle oynarken sevinme, mutlu olma, keyifli olma ve haz alma duygularını da öğrenir. Merak dürtüsel olarak ortaya çıkar ve giderilmesi istenir.

Çok sonraları, katı gıdalar, giyecekler ve başka insanlarla karşılaşma ile ilintili olarak, daha başka duygular da ortaya çıkar.

Daha önce de söylediğim gibi, duyguların da merak ve gereksinimler gibi doyurulması ve cevap verilmesi gerekir. Bir duygunun cevaplandırılıp cevaplandırılmaması ve ne kadar yoğun olacağı,  anne ve çocuk arasındaki ve çevre ile çocuk arasındaki ilişkilere bağlıdır.

Eğer bir çocuk meraklıysa,dünyayı keşfetmekten haz alır. Eğer oynamak istiyorsa, hissettiği zevki yoğunlaştırmak ister. İsteğinin yerine getirilip getirilemeyeceği tabi ki oyun arkadaşına, yani çoğunlukla anneye bağlıdır. Çocuk anneyle oynamaktan zevk alır. Duygular çok güçlü olabilir. Duygular çok yoğun olduğunda kendi kendimize "şu an bana bir mola lazım" deriz.

Merak eninde sonunda giderilir ve değişiklik istenir. Aynı şekilde her sevinç ve güzel oyun sonrası bile mola gerekir. Mola "son" olmamalıdır. Tekrar oyuna devam edilmeli ve o duygu yeniden yakalanmalıdır. Buna ben "duygu salıncağı" adını veriyorum. Hatta bir duygu orgazmından bahsedebiliriz. Anne ve çocuk arasındaki duygu salıncağı nasıl oluşur? Oyun başlar, çocuğun hoşuna gider, ta ki çocuk mola isteyene kadar. Eğer anne oyunun şimdilik yeterli olduğunu anlarsa, duracaktır ve moladan sonra tekrar oynamaya devam edecektir. Fakat anne oyunun bitirilmesi gerektiğine inanır ve tekrar oyun başlamazsa, çocuk duygularını yoğun bir şekilde yaşayamaz. O zaman da duygu salıncağı harekete geçmez ve çocuk ilk duygulanım basamağında kalır.Oyun hep bu aşamada kesintiye uğrarsa çocuk yoğun ve güçlü duyguları belki de hiç bir zaman yaşamayacaktır.

Eğer anne çocuğunu dikkatli gözlemlerse, çocuğun biraz ara verdikten sonra, elleri ve ayakları ile tekrar ona yöneldiğini farkedecektir ve onuna tekrar oynamaya başlayacaktır. Böylece oyun ve mola arasındaki yer değişimi yeniden başlayabilir. Tempoyu çocuğun belirlemesi burada çok önemlidir. Duygu salıncağındaki temponun dengelenmesi anne ve çocuk arasındaki uyuma yol açar. Bu, salıncaktaki iki yetişkin için de geçerlidir.

Çünkü birbirlerini sevinçten sevince sallayan iki yetişkin arasında da bu böyledir. Duygularımızı yoğunlaştırırız, molaya ihtiyaç duyarız , yine bir mola ve bir tane daha. Çift taraflı tempo dengelendiğinde, sevgide, sevgi dolu hareketlerde, ortak ilgilerde, karşılıklı dikkatte ve bir hayat arkadaşı ile yapılan her şeyde duygular zirveye ulaşır.Eğer bir taraf diğer tarafı kendi temposunda hareket etmek için zorlarsa, salıncağın dengesi bozulur, duraklar.

Oyun ve mola, oyun ve mola çocuğun duygularını fazlasıyla yoğunlaştırmıştır.Küçük yüzü kızarır, hareketleri heyecanlıdır, doruk noktasına varılır. Ben bu noktaya duygu orgazmı diyorum. Burada çocuğun bedenindeki enerji tamamen boşalır ve bu da ara verme isteği doğurur. Bu durum kadın ve erkek arasındaki aşk oyunuyla benzeşir.

Bir enerji boşalımından sonra çocuk tek başına olmak ister. Ara verme isteği ile oyunu bitirme isteğini nasıl ayırt edeceğiz diye sorabilirsiniz. Eğer çocuk kendisiyle ilgilenmeye karar vermişse, oyunu bitirme isteği söz konusudur. O zaman sadece başını çevirmekle kalmaz, bakışlarını da içe yöneltir, elleri kendi bedenine dokunur ya da hareketsizleşir. Artık ne elleri ne de ayakları çevresine ya da kendine bakana yönelir. Oysa o ana kadar kendisine bakan kişi çok önemliydi. Bu diyaloğun sonu anlamına gelir.

Yetişkinlerde durum farklıdır. İlginin yoğunluğu bir doruk yada bir durağanlık talep eder ve sonrasında herkes kendine döner. Hareketler kendi bedenine doğru olur ve hayat arkadaşının bedeninden uzaklaşır. Banyoya gidilir, bir sigara içilir vs. Bu duygu salıncağı olayı ya da duyu orgazmı, insanlara gündelik yaşamda yoğun maceralar yaşama cesareti verir. İnsan artık yoğun duygulardan korkmaz, yoğun duyguları yaşamıştır, "tecrübe etmiştir" ve doruk noktasındaki yoğunlaşmadan sonra hoşa giden bir rahatlama olacağını bilmektedir. Yani, eğer çocuk duyguların yoğunlaşmasını öğrenmezse, yetişkin olduğunda yoğun duygulardan korkacaktır. Sonuç olarak kendi duyguları harekete geçtiğinde, çok yoğun olacaklarını düşünüp kendi duygularından kaçacaktır. Bu korku çok doğaldır. Çünkü böyle bir yoğunluğu daha önce hiç yaşayamadığı için, kendini nelerin beklediğinden habersizdir. Yaşamına öngöremediği birşey girmektedir. Bilinmeyen, bize yabancı olan şey, bizim için tehlikeli olabilir. Dolayısıyla bu tehlikeli duygulardan ve bizde yoğun duygular uyandıran sevdiğimiz insanlardan kaçarız. Bildiğimize ve güvenli olana yöneliriz. Bize kalan ise o büyük maceraya duyduğumuz yıkıcı özlemdir. Fakat cesaretimiz yoktur. Çocukluk çağında duyguların yoğunluğunu irdelemek için oyunun devamını isteyip de reddedilenler, ergenlikte ya da yetişkin olduklarında kafalarında eski tecrübelerini yeniden canlandıracaklardır. Çocukluktaki olayı biliyoruz: Eğer her seferinde reddediliyorsa dikkat çekme çabası giderek azalır, hayal kırıklığı ve kendine dönüş yaşanır. Örneğin bir kız ya da bir delikanlı, onda yoğun duygular uyandıran biriyle ilişkiye geçmek ister. Özlemle karşı tarafa bakar ama bebekken yaşadığı tecrübe ona başından beri aktif olmanın bir anlamı olmadığını göstermiştir, çünkü ilk gülümsemeden sonra birşey olmamakta, onunla ilgilenilmemektedir. Bu şu demektir: Eğer kız yada delikanlı o yoğun bakışa karşılık hemen bir cevap alamazsa, çabucak hayal kırıklığına uğrar ve geri çekilir. Bu bir oyunda ya da işteki her olayda söz konusudur. Böyle bir çocukluğu olan kişiler eğer hemen başarılı olunduğuna dair geribildirim alamazsa ilgisini kaybeder. Hayal kırıklığı ve daha kötüsü başarısızlık duygusu oluşur. İçine kapanık insanlar hem kendne dönüktür, kendinden uzağa dünyaya doğru işaret etmezler. Ondan sonra da bu insanlar neden dünyanın onlara gelmediğine ve onlarla oynamadığına hayret ederler: oysa dünyaya bir şans vermeyen kendileridir. Köpeğin kendi kuyruğunu ısırmasına benzerdir bu. İçine kapanık olan kişi kendine şöyle der: bana cevap vermeyeceğini bildiğim halde neden dünyaya bir şans vereyim? Oysa dünya cevap vermek için bir katılımcılık işareti beklemektedir. Oysa hepimiz duygu salıncağının yarattığı o yoğun duyguyu yaşamak isteriz, o duyguyu ararız. Bu duyguyu yaşamak derinden gelen bir gereksinimdir. Ve o nedenle lunaparklarda yukarıdan aşağıya hızla inen vagonlara bineriz. Bu ve benzeri eğlence araçları duygu salıncaının birer modelidir. Ykarı ve aşağı, hep daha yukarı ve aşağı, hep daha hızlı ve yoğun bir macera... Bütün lunaparklarda, başka insanlarla bu yoğun duygu yoğunluğunu yaşama yeteneğinden yoksun mutsuzlar için, böyle vagonlar veya benzer alternatifler bulunur. Böylece mutsuz kişiler, "yoğun duygu yoksunluğunu" telafi etmeye çalışırlar. Tabi ki bu yasaldır ve hatta böyle topluca yaşanan maceralar insanın yoğun duyguları yakalamasına yardımcı olur. Futbol stadyumundaki bir seyirci de farklı birşey yapmaz, o da duygu salıncağını denemek ister; yine boks ringleri de bu amaca yöneliktir. ....

"Duygu salıncağı" teorisiyle neden çocukların işten dönen babalarını coşku ve sevinç çığlıklarıyla karşıladıkları açıklanabilir. Anne ise şunu düşünür, neden bu çocuklar beni bu coşkuyla karşılamıyor? Nerede hata yaptım? Bütün gün onlarla ilgileniyorum, onlarla oynuyorum ama baba gelir gelmez bütün çocuklar ona koşuyor.

Cevap anne ve babanın farklı oyun tutumlarında saklıdır. Anne çocukların eğitiminde asıl yükü çekmektedir. Anne çocuklarla sürekli, daha yavaş ve tekrarlarla oynamaktadır.Ve burada duygular yükseklere doğru sallanmazlar. Anne duygulara belli bir tempoda cevap verir. Bu da durağanlığa yol açar. Hatta anne çocuklarla duygu yoğunluğundan korkar: yeter artık dur, yüzün kıpkırmızı oldu baksana! Anneler babalarıyla oyunlarına çoğunlukla böyle tepki verirler. Babalar oynarken daha çok motor hareketler yaparlar. Çocukları havaya atarlar, yeniden tutup döndürürler. Ve çocuk güler, yüksek sesle güler ve annenin sesi duyulur: Yeter dur, bu kadar azmayın, Çocuk çok yoruldu. Ama çocuk güler, gözleri parlar ve hep daha fazlasını ister.

Çocuk babasıyla oynadığı bu harika oyunu annesinin neden böldüğünü anlayabilir mi?

Çocuk babasının sayesinde bu "büyük duygu salıncağına" binmektedir. Anne ile uzun zaman geçirdiğinden, genelde böylesi bir salıncağa binmek çok sık mümkün olmaz. O nedenle çocuğun gözünde babasının yeri ayrıdır, çünkü baba çocukla ilgilendiği bu kısa zamanda duygu salıncağını kullanmayı hatta duygusal doyumu mümkün kılmaktadır.

Baba daha seyrek olarak çocukla zaman geçirdiğinden ve ona bu zaman diliminde sıra dışı şeyler vaat ettiğinden, çocuk babasına hayrandır. Fakat hiç bir annenin, çocuğum beni babasından daha az seviyor diye kaygılanmasına gerek yoktur. Çoğu evlilikte çocukla en yakın bağı hep anneler kurarlar, çünkü çocuğun ilk ilişki kurduğu kişi annedir. Anne sabırla ve sürekli tekrarlanan oyunlarla çocuğuna çevreyi anlamayı öğretir. Ayrıca hiç birşey anneyi sansasyon yaratan oyunlar oynamaktan alıkoymamaktadır. Fakat belki de bu tür oyunları babaya bırakmak daha uygun olur, çünkü babalar da bu tür oyunları oynamaktan keyif alırlar.

Dip not: Bu yazının sonucunda aklıma hiperaktif olarak nitelendirilen çocukların aslında günlük hayatta bu duygu yoğunluğu arayışında oldukları için macera peşinden koşuyor olabilecekleri aklıma geliyor. Belki bu yönde de bir etkisi vardır.

Birkaç yazı önce Dila'ya uykudan önce şarkı söyleyip gıdıklamaca, kudurmaca oynadığımızı yazmıştım ve sevgili Tüten uykusu kaçmıyor mu demişti. Gerçekten kaçmıyor çünkü bir an geliyor ve aynı yazıdaki gibi içine dönüyor. Ondan sonra da sorunsuz uykuya geçiyor. Bizim evde duygu salıncağı genelde babadan ziyade anne tarafından yapılıyor. Eşim başlarda zarar vereceği endişesi ile aşırı hareketli oyunlardan kaçınırdı, şimdi o da alıştı fakat doğduğundan beri ben sık sık kudurtma görevini severek üstleniyorum :)

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bonbon Butik Pasta

13:31:00 1 Comments
Geçen gün yazdığım bitirdiğim temalar yazısına bunu eklemeyi nasıl da unutmuşum. Oysa o kadar uğraşmıştım ki. Logosu hazırdı ancak Başak hanımla nasıl bir şey istediği konusunda bir türlü ortak noktaya varamadık. Uzun mesajlaşmalar ve denemeler sonucunda istediği renk ve sitilde tema oluşturabildik. Çıkan sonuçtan ben de memnun kaldım, pastel renklerde romantik bir blog oldu, buradan bakabilirsiniz.

Blog temelarını yaparken zaman zaman birkaç taslak yapmam gerekiyor. Kimi zaman blog sahibi ne istediğinden emin olamıyor, kimi zaman birbirimizi tam anlayamamış oluyoruz ve sonuçta bence hepsi gayet hoş olan bir sürü tema taslağı elimde kalıyor. Vakit bulduğumda bu taslakları kodlayıp hizmete sunacağım ama ne zaman hiç kestiremiyorum.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Biraz da Helodünya

14:33:00 5 Comments


Ne zamandır kızımla ilgili yazılar yazmıyordum. Aylık mektuplar yazıyorum ama orda da neler yaptığını yazmıyorum tek bir konuya odaklı. Bu günlerde neler yaptığını aklıma geldiği kadar yazayım biraz. Zira şuan uyuyor ve benim yemek yapmam lazım. Son günlerde yine yemek konusu felaket durumda artık yemek bloglarını tarama işini sadece onun için yapıyorum desem yeridir.

Resimde görülen salonun oyun köşesi, ev sahibimizin çocuklarından kalan oyuncaklar bunlar. Onları çok seviyor, epey oynuyoruz. Fisher Price'ı Little People serisine ait. Bu oyuncaklar fisher priceın türkiye sitesinde yokmuş baktım, sadece birkaç küçük parçası var. Bizim evde bu seriden uçak, otobüs, gemi, kamyon ve lunapark versiyonları var. Minik çocuklar ve hayvanlar var bunlara takılıp çıkarılıyor. Her oyuncak sesli, taşıtla ilgili sesler ve müzikler çıkarıyor. Mesela gemide çapanın suya düşme sesi, ardından gak gak papağan sesi, geminin sireni ve yolculuk başlıyor diye bir şarkı çalıyor.

Oyuncaklardan da anlaşıldığı üzere ev sahibinin çocukları erkek, evin çocuk odaları da erkekler için duvar kağıtlarıyla kaplı durumda. Biri yarış arabası dekorlu, diğeri Şimşek Macqueen ve kamyonlu. Dila bunları çok seviyor tam bir erkek fatma oldu bu yüzden. Zaten aşırı prensesvari olmasını da istemiyordum.

Bir diğer favori oyuncakları kitaplar. Çok seviyor kitap okumayı. Tabi bir çok kez kitap okumaktan bunaldığım oluyor ama onun dil gelişimine de çok faydası oluyor. Bütün gün ne anlatacağım zaten, kitaptaki resimlere baka baka olayları anlatıp duruyorum. Bir çok kitabını öğrendi artık kendi de bize anlatıyor. Doğduğundan beri kitapla haşır neşir olduğu için, kitaplara zarar vermiyor ve biz çoktan ansiklopedilere geçtik bile.  İlk ansiklopedim larousse (inkilap yayınları) diye oldukça kalın bir ansiklopedimiz var, aslında ilköğretim çocuklarına hitap ediyor ama biz defalarca okuduk ve sayesinde birçok kavramı öğrendi Helo. Bundan dolayı artık kitaplarımızı daha kalın alıyorum. Geçenlerde de bu sefer hollandaca öğrenmek için bir sözcük ansiklopedisi aldık.O da epey oyalıyor ben de bazı kelimeleri öğreniyorum sayesinde. Kitaplarımız oldukça zengin oldu bu ülke değiştirmelerden dolayı, Türkçe, İngilizce, Slovakça ve Hollandaca kitaplarımız var şimdilik.

Kitaplardan sonra en sevdiği konu hayvanlar. Aslında kitaplardan öğrendi çoğunu. Çiftlik hayvanlarını ve jungle hayvanlarını bitirdik şimdi böceklere geldi sıra. Neredeyse tüm böcekleri biliyor.Uğur böceğini nerde görse tanıyor hatta bol yeşillikli çevremiz yüzünden bir çok böcekle tanıştı, elledi ve inceledi. Uğur böceği, arı, sinek, sümüklüböcek, salyangoz, gübre böceği, kara fatma, örümcek, çekirge, tırtıl, solucan hepsini biliyor ve gördü. Örümceği meşhur itsy btsy spider şarkısından öğrendi ve ona itsy diyor. Örümcek ağlarını da örümceklerin yaptığını farkında. 

Bunlardan başka günde en az bir kez bazen daha fazla sokağa çıkıyoruz. Burda sokaklar bomboş, birkaç ev ötede bizim sokağın parkı var, orada takılıyoruz ama derdi oyun alanlarından çok yerlerdeki çöpler. Halbuki çok az çöp var ama ne yapıp edip buluyor, minik minik çöpleri toplayıp kutuya atıyoruz. Dün birisi marshmallow şekerlerden düşürmüş herhalde yerlere yapışmış bizimki görünce hemen atladı tabi, kaka olmuş diye. Anası yerleri sopayla kazıdı çöpe attık ama hala kalanlar pek bi huzursuz etti kızımı. Bir de izmaritler oluyor ah nasıl kızıyorum nasıl. İlla alacak onları elleriyle parçalamaya mıncırmaya çalışacak. Elinde olmazsa olmazlardan biri de dal parçası, bulduğu bilimum büyüklükte taşlar, sürekli onlarla oynuyor.

Evimizin yakınında bir kanal var, Amsterdam kanal şehri demek zaten. Her kanalı sahiplenmiş bir grup hayvan var. Neredeyse her kanalda bir ördek ailesi, bir karabatak sanırım (siyah, kafasında beyaz bir bölüm olan bir hayvan), balıkçıl bazen leylek oluyor. Bizim kanalın ördek ailesi artık bizi tanıyor, görür görmez Helo'nun yanına geliyorlar, henüz yakalayıp sevemedik ama sürekli beslediğimiz için alıştılar. 

Bunun dışında sürekli bıcır bıcır konuşuyor, son bir aydır konuşma konusunda epey atak yaptı. Bizim söylediğimiz herşeyi tekrar etmesini saymıyorum, belleyip doğru kullandığı çok sayıda kelime var. Günlüğüne yazıp kaydediyorum ve yaklaşık 50 tane ediyor şuan (maşallah). Birkaç tane de iki sözcüklü cümleleri var. Ne zaman yan komşumuzun köpeği Ref havlasa pepet havhav (köpek havladı) diyor, duş mama (kuş mama yiyor) da bir diğeri. Hele geçen sabah bizi çok şaşırttı, uyanmış hepimiz yatakta oturuyorduk, eşim kalkıp banyoya gitti ardından bana şöyle dedi;
- baba çiş
babası çiş yapmaya gitmiş :)

13 Ağustos 2013 Salı

Yazın Biten Temaları

13:39:00 6 Comments
Bizim taşınma dönemimiz, ardından gezi olayları sonra Ramazan ve bayram derken, tema yapma sıklığım hem benim hem de talep edenlerin rehaveti yüzünden biraz azaldı. Fakat yine de biten tasarımlar var. Aşağıdaki üç temadan hariç bir üç tema daha tamamen bitmiş durumda ama sadece yükleme kısmı kaldı. Blog sahiplerinin kendi alanlarına henüz yüklemediğim için onları paylaşmıyorum şimdilik. Son yaptıklarım ise şöyle.

Annesinin Prensi, prens temalı bir tasarım. Maviyi çok yoğun kullanmamak için sarılar ekledim. Bu aralar tasarımlarda kurdele görünümünü sevdiğim belli oluyor herhalde :)


Aslında Demir Ege'nin tasarımını bitireli epey oldu ama yazısını yazmamıştım. Siyahı kullanmayı fazla sevmiyorum ama ilk defa bu tasarımda siyahın ne kadar hoş bir etki verdiğini farkettim ve kullandım. Tabi çok yoğun olmayacak şekilde. Buradan bakabilirsiniz.

Bu da bir kaç gün önce biten bir tasarım. Aslen Amerikalı ama Avustralya'da yaşayan Susan beni internette bulup tema isteyince çok şaşırdım. Üstelik çok kısa sürede birbirimizi anlayıp, tam istediği gibi bir görünüm hazırlayınca çok memnun oldu. Susan'ın expat yaşamı paylaştığı blogu da burada.

Bir dönem neredeyse sadece pasta kurabiye blogu tasarlıyordum. Şimdi anneler yoğunluk kazandı. Sırada bekleyen daha bir çok tasarım var. Onları da zamanla paylaşacağım.

Bu hafta sonu Helo ile İstanbul'a uçuyoruz. Eşim daha sonra gelecek, o geldiğinde bir otel tatili yapacağız nihayet. Öncesinde ise anane ve babannede olacağız. Bu sürede yine tasarımlara devam edeceğim ama umarım önceden olduğu gibi internet konusunda sıkıntı yaşamam.

Sevgiler

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Lavanta

15:04:00 5 Comments

Hollanda'da tuttuğumuz evin bahçeli olduğunu yazmıştım. Ön ve arka bahçemiz var. Genelde taş döşeli ama ön bahçede tüm kenarlar ve arka bahçede üç köşe ekili alanlara sahip. Ön bahçede ise, çiçekleri açmadığı için ilk görüşte lavanta olduğunu anlamadığım, sonra bir gün yapraklarına dokununca farkettiğim lavanta öbeği ise favorilerimden.

Bu zamana kadar lavantayı canlı halde gördüğümü hatırlamıyorum. Ya kurusunu yada fotoğraflarını görmüştüm. Belki küçükken babannemin bahçesinde varmıştır emin değilim şimdi. Fakat burada o kadar yaygın ki, yol kenarlarında hani yeşillik alanlar olur ya, orada bile kocaman öbekler halinde görmek mümkün.

Lavanta çiçeğine sahip olmanın sevincini atlattıktan sonra, hayallerimi, toplayıp kurutmak, minik keseler hazırlayıp saklamak gibi pek country faaliyetler süslemeye başladı. Çiçekleri açınca ilk heves biraz topladım. Görünürde çiçeğim çok büyük olmamasına rağmen epey bir lavanta toplamış oldum bu zamana kadar. 

Lavantalar ne zaman toplanmalı kurutulmalı gibi konularda hiç fikrim yoktu. İnternette baktığımda renkler en koyu olduğunda toplansın şeklinde ufak bir bilgi kırıntısından başka da birşey yoktu. Şimdi çiçeklenme zamanının bitmeye başladığı bu günlerde, tomurcuktan çiçeğe ve sonra kuruma haline tüm aşamaları gördüğüm için edindiğim fikirleri yazayım.

- Lavantalar ilk çiçeklendiğinde bir sap üzerinde çok sayıda minik tomurcuk oluyor. Bu halde epey bir süre kalıyor. Kokusu gayet yerinde. Ben bu aşamada bir miktar toplamıştım. Genelde kuru halde gördüğüm lavantalar hep tomurcuk şeklinde olduğu için ben de bu aşamada toplanıyor zannettim. Aşağıdaki resim ilk topladığım kısmın kurumuş hali.

- Daha sonra bu tomurcuklar çiçek açmaya başladı, minik minik şahane çiçekler. Bu sırada beni bir panik aldı. Normalde güller ve diğer çiçekler çiçek açtıktan bir süre sonra dökülür. Ya bunlar da dökülürse ortada sadece sap kalırsa diye aceleyle çiçekli çiçeksiz çoğunu topladım. Bunlar da kurudu ve şuan çiçek açmış olanlar kuruyunca yine tohum gibi minik hale geldi.

-Fakat hala bir sürü vardı. Bir dönem çiçeklerle fazla ilgilenecek zaman bulamadığımdan artık dökülürse dökülsün topladıklarım yeter diyordum. Dün geri kalanların da çoğunu topladım (hala biraz var), çiçek açma dönemleri bitti, rengi hala mor ama dalında kurumaya başladılar ve çok şükür ki dökülmediler, meğer dökülmüyormuş. Bu  son toplama sırasında sapları elimle çok rahat kopardım (öncekilerde makasla kesiyordum, tek tek epey uğraştırıyordu) ve kokusu bence şuan maksimum durumda ve yine çiçekler tomurcuk şeklini almışlar aynı kurularda olduğu gibi. Aşağıdaki resim de dün topladıklarım

Bu süreçte anladım ki aslında bu son aşamada topladıklarım doğru zamandaydı. Hem kolay toplandı hem de çiçek açtığı dönemde bol bol arılara hizmet etti.

Rengin koyulaşması kısmına gelince, resimlerde de görülüyor benim lavantalarımda iki renk çiçek oldu. Arkadakiler sanıyorum daha az güneş aldığı için açık renkliydi ama kokusu yerinde. Belki de iki ayrı kök var emin değilim ama baktığımda tek kök gibi duruyordu. İkisi de aynı zamanda tomurcuklanıp açtılar. Bu durumda  koyu renk toplama zamanı için kriter değil demek ki.

Şimdi istanbula gidince kaneviçe için malzemeleri tedarik edip aşağıdaki gibi lavanta keseleri yapmayı hayal ediyorum.
Sevgiler

9 Ağustos 2013 Cuma

Anne Bisikleti

12:04:00 6 Comments

Hollandaya taşındığımızda (özellikle yaşadığımız kasabada) neredeyse hiç yaya olmadığını gördüm. Bisikletler çok fazla var zaten biliyorduk ama yolda bebek arabasıyla (evet bebek arabası dahi yok bebekler bisikletlerde) yürüyen bir ben olunca kendimi çok tuhaf hissediyordum. Geldiğimizden beri bisiklet almaya niyetliydik ama bu iş hiç de kolay olmuyormuş. Çeşit çeşit bisikletlerden hangisini seçmeli, nasıl olmalı, hangi özellikleri olmalı vs iyi bir ön araştırma gerekiyor.

Gönül şöyle pembe, beya yada mint yeşili vintage bir bisiklet istiyordu ama fiyatları görünce dudağım uçukladı. Sıfırları almaktan çoktan vazgeçtik de ikinci eller bile çok ucuz değildi. İkinci el olanlarda istediğim modeller olabiliyordu ama onlar genelde anne bisikleti değildi. Velhasıl artık ne çıkarsa bahtımıza diyerek ilanları tarıyorduk. Tabi her bisiklet de boyuma uymuyor. Bir tanesinde mesela, mümkün en alçak koltuk seviyesinde bile bacaklarım yere değmedi. Aldığımız da ucu ucuna değiyor çünkü burda bisikletler devasa boyutta.

Anne bisikleti normal bisikletlerden biraz daha farklı oluyormuş. İskeleti biraz daha sağlam ( koltuklar monte ediliyor çünkü), sele - gidon mesefesi daha geniş ( ön koltuğu takınca bacaklar çarpmaması için) ve gidonu düz değil de yarım ay biçiminde (çocuğu sarıyor). Ayrıca iyi frenleri olması lazım ( bazı bisikletlerin freni bile yok, pedalda bir çeşit işlev varmış galiba emin değilim) yani sağlam güvenli bir bisiklet olmalı.

Bisiklet hem büyük hem de daha dayanıklı iskelete sahip olduğundan epey ağır oluyor. Aldığımız bisiklet kadar büyük ve ağır olanını hiç kullanmadım. Öyle büyük ki ön koltukların olduğu tarafta yüksekliği neredeyse omuzlarıma geliyor ki boyum aşırı kısa değil 1,63.

Çocukluğumda ve ergenliğimde çok bisiklet sürdüm. Uzun zamandır kullanmadım ama bisiklet sürmek yüzmek gibi unutulmaz derler. Unutmamışım ama biraz farklı geldi doğrusu. Başlangıçta kolay sürüşe geçemiyorum, hızlıca inip binmem lazım. Gidonu ay şeklinde olduğu için çok farklı geldi. Daha uzun olduğundan ufak bir harekette sağa sola dönüyor. Düz tutmak biraz çaba gerektiriyor, ellerimin bu direksiyona alışması lazım. Ve tabi bir de trafikteki bisiklet kurallarına alışmam gerekiyor. Hevesle bisiklete kavuşmayı bekliyordum ama böyle bir çalışma getireceğini hiç düşünmemiştim.

Satın aldığımız bisiklette hem ön hem arka çocuk koltuğu var. Normalde ikisinin aynı anda olması şart değil ama aynı anda iki çocuk taşınabiliyor. Bu koltukların fiyatı da pek az değil neredeyse bir bisiklet kadar. Şansımıza ikisi de vardı ki biz sadece ön koltuklusundan arıyorduk şimdilik. Herhalde arkadakini çıkartıp saklarız şuan. Ön koltuk bebeğin oturmaya başladığı dönemden 18 kg a kadar taşıyor, arka koltuk da 18 kg dan sonra sığana kadar:) Önde bulunan koltuğa ayrıca motorsikletlerdeki gibi rüzgar koruyucu bir cam panel takılıyor istenirse. Biz şimdi bu paneli ve kasklarımızı alacağız. Anne de alıştırmalarını yapıp usta sürücü haline gelince kızımla Amsterdam gezmelerine başlayacağız inşallah :)

7 Ağustos 2013 Çarşamba

#hergün1şükür dördüncü kısım ve iyi bayramlar

22:54:00 1 Comments
Bu yazilari 40 gun boyunca yazmayi planliyordum ve bayramla birlikte tam 40 olacakti. Ancak ay icinde bir gun yazamadim. Tamami bittiginde buraya bir post olarak ekleyecektim ama bayraminizi kutlama vesilesi ile yazmak istedim.

Bu sabaha kadar bayramda ailemizin yaninda olamayacagimizi fazla kafama takmiyordum ama dun gece az uyuyup tum gun uzerimde bir rehavet olunca, kafamda eski gunlerin hayalleri, onlarin sebep oldugu huzun ile bugun pek keyfim yoktu. Neyse ki ucak biletimizi aldik 10 gun sonra kavusacagiz ve bunun verdigi motivasyon ile keyfimi korumaya calisiyorum.

Simdi kaldigimiz yerden resimlere geceyim

29.gün: Çeşitli tatlarda sebze-meyveleri, rengarenk çiçek-bitkileri gördükçe Allah ne güzel yaratmış, rahmeti ne kadar bol diye düşünüyorum.#hergün1şükür

30.gün: paylaşıldığında sevinçler artar, acılar hafifler. Hep bir ağızdan dillerden dökülen dualar, şükürler daha etkili olur. Hayatımız boyunca tanıyacağımız kişi normal şartlarda belki yüz kişi iken, sosyal medya sayesinde binleri buluyor. Birimizin çocuğu hastalansa hepimiz dua ediyoruz. Bu gün bu yazıyı okuyacak durumda olduğumuza şükredip, duaya ihtiyacı olanlara hep birlikte dua edelim. #hergün1şükür #uyanberkin

31.gün: bu mübarek gecede Allah, Cebrail ve diğer melekleri yeryüzüne gönderir, hepsi birden müminlerin affı için dua ederlermiş. Melekler gökyüzünden inerken bereket ve rahmet getirir, Yeryüzünde her yer secde eden meleklerle dolarmış. Çok şükür bu güne erişmeyi nasip edene, çok şükür kalbimizden geçen her şeyi bilene. Çok şükür her zaman sığınabilmek için kapısını açık tutan, Rahman ve Rahim olan rabbime.#hergün1şükür Tüm duaların kabul olması ümidiyle... Hayırlı kandiller.

32.gün: Bugün belki yaklaşan bayram nedeniyle evinizde temizlik yapacaksınız veya tatlıları hazırlayacaksınız. Belki de çoluk çocuk çarşıya gideceksiniz bayram kıyafeti almaya. Yaptığınız her hazırlıkta ne kadar yorulursanız yorulun tüm bu hazırlıkları yapabiliyor olmak büyük bir şükrü hakediyor. Bayramı kutlayanayacak olan hastalar ve yalnız geçirecek olan insanlar var. Biz de sevdiklerimizin yanında olamayacağız ama en azından arayıp kutlayanileceğimiz kişilere sahibiz. #hergün1şükür

 33.gün: yeryüzünde belki de en cömert gönlü en bol toprak anadır. Bir verirsin bin alırsın, yedirir, içirir, serinletir, ısıtır, çoğaltır en sonunda hiç sitem etmeden koynuna alır. Toprak ananın sunduğu tüm nimetler için şükürler olsun #hergün1şükür

 34.gün: her insanın ilahi güce inanması mümkün olmayabilir, belki henüz bunu anlamasını sağlayacak bir neden bulamamıştır, belki de Allah onun gözlerini ve kulaklarını hakikate mühürlemiştir. Çok şükür ki inananlardanım (nedenimi bulmuşum) ve çok şükür ki insanların şaşmış adaletinin çok üstünde bir dengeyle adaleti sağlayan yüce güç var #hergün1şükür

 35.gun: Her köşesini özenle hazırladığımız, yorgun argın geldiğimizde derin bir oh çektiren, en lüks yerlerde bile onun konforunu aradığımız, bizi sıcacık kucaklayan huzurlu bir evimiz olduğu için şükürler olsun.#hergün1şükür



6 Ağustos 2013 Salı

Küçük Karınca

12:56:00 3 Comments
Sevgili Nes'in (before we get too old- link veremiyorum cepten yazınca) en son yazısını okuyunca (yazı bebeklerle evde yapılacak oyun-aktiviteler hakkında bir kaç kaynak içeriyor) ve verdiği linkleri inceleyince, Dila ile aslında çok sayıda oyun, tekerleme, şarkı oynadığımızı farkettim. Aslında bunlar bana normal ve herkesin bildiği yaptığı şeyler gibi geliyordu ama değilmiş sanırım. Bu yüzden kafamda acaba videolar mı çeksem, instagramda video özelliği gelmişken oraya mı koysam yoksa youtube'tan mı yayınlasam diye düşünceler geçti. Fakat kendimi ekranlara çıkamayacak kadar dolgun ve solgun bulduğumdan bu fikir beni ürkütüyor. Sesim fena olmamasına rağmen videolarda korkunç çıkıyor. Velhasıl bu işe girişmeye henüz cesaretim yok.

Oyunlarımız bazen doğaçlama gelişiyor. Bugün bir saat kadar önce uyku öncesi son enerji kırıntılarını yatakta yuvarlanarak atmaya çalışırken bir şarkı uydurdum. Hem unutmamak için hem de paylaşmak için buraya yazayım.

Helo karıncaları uzun zamandır biliyor ve izliyor. Onlara kaa kaa diyor. Yemek taşıdıklarının farkında. Ben de bu yüzden karıncalar hakkında şarkı uydurdum ve söylerken parmaklarımı vücudunda dolaştırarak gıdıkladım.

Küçük karınca
Bir küçücük karınca 
Tıntın tıntın tın tın tın
Dere tepe dolaşır
Tıntın tıntın tın tın tın
En güzel mamaları
Tıntın tıntın tın tın tın
Her gün evine taşır
Tıntın tıntın tın tın tın

En çalışkan hayvandır
Tıntın tıntın tın tın tın
Gece gündüz çalışır
Tıntın tıntın tın tın tın
Eğer onu ezersen
Tıntın tıntın tın tın tın
Gelir seni ısırır
Tıntın tıntın tın tın tın


Keyifli oyunlar