Uzun zamandır yazmadım, istemedim. Bu günlerde içinde bulunduğumuz ayın da etkisi olsa gerek birçok şey bana boş ve gereksiz geliyor. Yine de blogları okuyorum, kim neler yapmış takip ediyorum ama söz konusu kendim olunca, yazmaya değer pek birşey bulamıyorum.
Pazar günü yaklaşık bir haftadır güzel giden havayı değerlendirip yürüyüş yapmaya karar verdik. Evden Hlavnaya yürüdük. Sonra 15 dakikalık bir otobüs yolculuğu ile göl kenarına geldik. Hlavna'da caddeye çıkarılmış masa ve sandalyelerle çok şirin cafeler var. Bu yukarıdaki antika tramvay da bir cafenin ikonu, hemen solunda (resimde görülmüyor) cafenin masaları mevcut. Trende cafenin adı ve bir bira markası sanırım yazıyor.
Göle geldiğimizde apartmanlar arasındaki yeşillik ve göl manzarası beni büyüledi. Burası şehir dışı sayılıyor ve buradaki kiralar çok daha ucuz. Bir ara eşimin iş yerinden birisine ait olan bir evi kiralayacaktık. O ev buradaymış ve keşke olsaymış dedim görünce, malesef vergi ödememek için resmi sözleşme yapmak istemedikleri için bize kiraya vermediler ama bizim de yabancılar polisine vermek için resmi sözleşmeye ihtiyacımız vardı.
Etrafında düzenlenmemiş, çimleri biçilmemiş alanlar olduğu gibi, düzenli faal bölgeler de var. Ama tamamen çevrelenmiş bir yürüyüş yolu mevcut. Burada yaşlısı genci yürüyenler, bisiklet sürenler, dondurma yiyenler, öyle güzeldi ki.
Bu resimdeki söğüt hayatımda gördüğüm en büyük söğüt ağacı idi. O kadar büyük ki nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum. Çok geniş bir alana yayılmıştı keşke altında fotoğraf çekilseydim o zaman anlaşılırdı.
Resimde uzaklarda görünüyor ama genel olarak gölü iki kısma ayırmışlar, uzaktan görünen tesis daha çok gençler ve uzmanlar için. Gölde yüzüyorlar ama bazıları da su kayağı yapıyordu. Uzun bir süre gözlerim su kayağını çeken tekneyi aradı ama göremedim, dikkatli bakınca anladım ki bir çeşit telesiej yapmışlar, o uzun ipe tutunup kayıyorlar, bazı parkurlar var, tümsekler dönemeçler falan. Oldukça eğlenceli gözüküyordu.
Oruçlu oruçlu o kadar yürümeyi gözümüz kesmediğinden, daha yakın görünen düzenlenmiş bölüme gittik. Burası aile ve çocuklar için. Çimler biçilmiş, insanlar kah güneşleniyor kah yürüyor, çocuklar suda oynuyor, kaydıraktan kayıyor. Kimse kimseye karışmadan herkes keyif yapıyordu.
Biz kıyıya oldukça yakın, ufak bir köprü ile bağlanmış adacık üzerine konuşlandık. Yere uzanmak için duş perdesi getirdik, onu bir ağacın altına serdik. Bizden başka kimse ağaç altında değil hepsi güneşte. Bulunduğumuz yerden çocukları seyrettim. Alttaki resimde de çocuklar plastik topların içine girip, suda gitmeye çalışıyorlardı ama gidemiyorlardı tabi, hamster gibi oldukları yerde döndüler. Tabi çocuğun enerjisini almak için çok iyi bir yöntem.
Valla burdaki insanların enerjisine hayranım, bir grup genç kız da müzik eşliğinde step yaptılar. (Aşağıdaki resim). O kadar uzun süre yaptılar ki ben bile seyrederken yoruldum :)
Buraya gelip de ortamı görünce, insanların bir arada böyle saygılı bulunduklarını görünce imrendim doğrusu. Bizim oralarda gençlerin olduğu plajlarda yaşlılar pek görülmez, yada dışlanır. Burda hepsi içiçe, bebekten en yaşlıya hatta özürlüye kadar. İsteyen bikinili, isteyen kıyafetli, isteyen yürüyor koşuyor, bisiklet sürüyor. Hepsi bir arada öyle güzeldi ki.

Gerçekten keyif almaya dinlenmeye gelmişler ve tadını da çıkarıyorlar. Diğer yandan çok büyük bir alanın böyle bakımlı ve temiz olması, halkın böyle bir hizmeti bedavaya alması bizi şaşırttı. Kesin böyle bir yer tr de paralı olurdu. Üstelik özel değil devlete ait olsa bile. Bu yaz gittiğimiz Sedir adası beni tamamen şoka uğratmıştı mesela. Tamam deniz güzel ama aldıkları 10 tele ile o kadar bakımsız bir alana gitmek beni turistler açısından düşününce çok utandırdı doğrusu. İnsan biraz çevre düzelemesi yapar, güzel şemsiye ve şezlong koyar. Horozların tavukların gezdiği yerde güneşleniyorsun, denize yürümek için gittiğin yol felaket, kıytırık merdivenler falan, ay neyse. Eşim diyor ki burda bu hizmetleri yapmak belediyenin zorunlu görevi, biz de ise belediyenin her yaptığı ekstraya giriyor, halka insan muamelesi yapılmıyor, seçimlerde de tanımı gereği yapılması gereken işler de ekstra gibi lanse edilmiyor mu? Biz bunu yaptık şunu yaptık diye, tabi yapacaksın işin bu, işin tanımı bu, maaşını bu yüzden alıyorsun.

Ay yazınca yine sinirlendim. Napıyım engel olamıyorum, ülkemizde ne güzel yerler var, bizim insanımız da iyi yaşamayı hak ediyor, bu insanlardan ne farkımız var, neden bu imkansızlıklar.
Geçenlerde birine de demiştim. Avrupada yaşanlar hem çalışıyor hem hayatlarını yaşıyorlar. Tr de sadece çalışıyorsun, başa bir şey yok. Oysa her insanın en doğal hakkı. Bu sabah da hayal kurdum ben başbakan olsam ilk çalışma saatleri ile ilgili düzenleme yapardım, AB yasalarını aynen getirirdim ülkeye. Burda sıkıysa desin bakalım patronlar 12 saat çalışmazsan git kendine başka iş bul diye. Eşim diyor burada günde 4 saatten fazla haftada ise 8 saatten fazla mesai yapmak yasak. Hele işyeri çalışana bir yamuk yapsın, sigortasını ödemesin, yada ne bileyim haksız davransın neler geliyor başlarına. Tabi hiç bir çalışan da kaytarmıyor, herkes işi olduğuna memnun ve gereğini yapıyor.

Bana göre Tr nin AB ye girmesi için aşması gereken en büyük engel bu, çünkü bu çözüldüğünde diğeri gelecektir, herkes daha az çalıştığı için daha çok insan çalışmak zorunda kalacak (işyeri aynı işi tek kişiye değil dönüşümlü olarak birçok kişiye yaptırmak zorunda), insanlar özel hayatlarına vakit ayırdığı için mutlu olacaklar, bu mutluluk çocuklarına yansıyacak, sağlıklı ve dengeli bir nesil yetişecek, mutlu insanlar saygılı, huzurlu olacaklar vs. Umarım bir gün gerçek olur.
Leia mais...