24 Şubat 2011 Perşembe

Kaktüs Suyu


Mutfak çok karışık çıkmış resimde ama neyse, efendim bu kaktüs suyu. Yeni şeylere meraklı bir çift olarak aldık denedik, memnun kaldık. İçinde elma (jablko) ve sanırım lime (limetka) gibi diğer meyveler de katmışlar ki sanırım biraz yumuşatmak için. En çok farkedilen şey, oldukça yaygın olarak parfümlerde kullanılan bir kokuyu içeriyor olması. Ama işin ilginci kokuyu kokladığınızda değil tattığınızda alıyorsunuz. Parfüm içmek gibi değişik bir his verdi bize ancak hoştu bana kalırsa. Kesinlikle hiç bir meyve suyuna benzemiyor.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Başsız

Başsız
Başlığı düşündüm düşündüm ama hiç bir şey uyduramadım, o da başsız oldu. Daha önce depresif hallerimde daha da üretken olduğumu söylemiştim dimi, geçen haftaki temalar ondan çıktı.

Çok karmakarışığım yine. Bu hafta sonu dönüyorum Istanbul'a. Ardından tez savunmasının ikinci raundu olacak. Son üç gündür sabahtan akşama aralıksız tezimle meşgulüm. Hep derler tez asla bitmez diye, son dakkada aklıma yeni ilhamlar gelip durmadan ilave yapıyorum, nerede kessem karmaşası bir yandan, bir yandan da tezden sonrası. Ha kocamdan en az iki ay ayrı kalacağımı (belki de daha uzun ama iki ayı kesin gibi) bilmek de cabası.

Tez savunmasının nasıl geçeceğinden hiç mi hiç endişe duymuyorum, elimden geleni yapacağım artık bir süre sonra o kadar düşünmekten, sıkılmaktan bıkıp ne olursa olsun diyor insan, sağlığından hayatından önemli değil hiç birşey. İyi geçmemesi için bir neden yok da, olur da her hangi bir arıza olur, herşey boşa gider, eyvallah o da kabulüm, kendimi ölürcesine üzmeme değmez hiç birşey. Elbet bir çare bulunur her zaman.

Beni asıl endişelendiren, yedi küsür yılımı geçirdiğim ortama dönme korkusu. Buraya gelince değiştim ben, ha şimdi böyle diyorum belki oraya gidince bir ay sonra yine alışırım ama alışmayacağım. Kendime söz verdim. Unutup miskinleşmeyeceğim, hayallerimi ertelemeyeceğim. Çalışma tempomu düşürmeyip, aksine yükselteceğim. Buraya yazıyorum ki daima hatırlayayım. İnsanın avrupaya gelince gözü açılırmış, benim de açıldı. Bu açılma öyle kendini beğenmişlik değil, farkı görmek sanırım. İstanbul'da en çok beni oyalayan şeylerden birinin, kişisel meseleler olduğunu anladım buraya gelince. Üniversitedeki hiyerarşi, o ne der bu ne düşünür sıkıntıları, en ufak bir hareketinin bile onaylanmasını beklemek, nobel ödülü almadığın sürece kimseden takdir görmemek, başkası şunu bunu yapmış, kimisi şuraya gitmiş, bu yaklaşım yakışık almaz, en iyisi böyle yapmak vs. İnanır mısınız tek korkum bu karmaşaya yeniden girecek olmak. Burada kimse böyle şeyler yapmıyor. Öğrenci hocasına adıyla hitap ediyor (fakat bizim üniversitede çok yakın ilişkileri olan öğrenci-hoca kadar cıvık değil), ama saygısız değil. Benim bir mesaj atmak için bile acaba nasıl yazsam, acaba sormam uygun mu diye düşündüğüm konularda gayet rahatlar, tek dertleri işleri. Burdaki hocayla mesajlarımı bile o kadar resmi dille yazıyorum ki adam şaşırıyor, çünkü diğer öğrencileri öyle değil.

Dönüp dolaşıp yine aynı mevzuya geldik, diğer mevzu kadro meselesi hala devam ediyor. yakın zamanda biyoloji bölümünden iki asistanın kadrosu düşmüş, aynısı benim de başıma gelebilir. Bunu öğrendiğim zaman bütün gün ağladım, sonra eşimle konuştuk, şimdi iyiyim elbet. Aynı anda çok şeyi düşününce olayları birbirine karıştırıyor beynim. Benim istediğimin ne olduğunu anlamam yardımcı oluyor Ce, asıl istediğinin ne olduğunu anlayınca ise, diğer ayrıntılara o kadar üzülmüyor insan. Bu kadroyu gerçekten istiyor muyum, istiyorsam niye istiyorum, kadro olmazsa herşey bitecek mi?

Hayır bitmeyecek, kadrom devam etsin veya etmesin, fiziği asla bırakmayacağım. Hayal kurmakta herkes serbesttir, benim de hayalim daha büyük şeyler. Son günlerde şu şarkı duygularımı çok iyi yansıtıyor. Ve içinde geçen bir sözü de kendime tekrarlayıp duruyorum

‎" They say that we're dreaming too big
I say this town's too small "

(onlar diyorlar ki, çok büyük hayaller kuruyorsun
bense diyorum ki bu şehir çok ufak)

Ve her söylediğimde içime büyük bir enerji doluyor, eğer hayatımda bir şeyler değişecekse bunu göğülsemeye hazırım. İnanıyorum ki bir sonraki basamak alçakta değil yüksekte olacak.

Sonradan ilave, biraz önce okuduğum Cafe Pepela'nın mailini gördükten sonra durumum o kadar absürd geldi ki gözüme, ama yine de silmek istemiyorum çünkü kendime hatırlatma oluyor blogumdaki yazılar ilerde. Eşimin de amcası Libya'da (Trablusgarp) yaşıyor ve eşi Libyalı. Biz de ondan haber almıştık ama bugün Trablusgarp'da karışmış diyor Pepela, Allah yardımcıları olsun hepsinin. Dualarım onlarla

17 Şubat 2011 Perşembe

Yeni Temalar

Anladım ki blog sahibi ne istediğini biliyorsa, karşılıklı olarak beğendiğimiz ve çok daha kısa süren tasarımlar çıkıyor ortaya. Benim burdaki faktörüm, istediği tarza ne yakışır, ne yakışmaz, nasıl dengeli bir şekilde dağılır gibi hususlar oluyor. Tabi görselleri şablon haline getirmeyi saymıyorum.


Leyya'nın çantalarını hepiniz biliyorsunuz. Sadece çantaların olduğu, site görünümlü bir tasarım istemişti. Henüz sitenin içeriği tamamlanmış değil ama genel olarak görselleri bitti. Zamanla daha işlevsel ve zengin hale geleceğine eminim.


Bir diğer tasarım da yine bir pasta kurabiye blogu. Şermin hanım da gerçekten ne istediğini biliyordu, siyah beyaz ve fuşya rengini seviyor, puantiyeler ve peri kızı görüntüsü istiyordu. Dengeli bir şekilde görselleri oluşturmaya çalıştım ve biraz da yeni teknikler kullandım headerda. Ona da buradan bakabilirsiniz.

15 Şubat 2011 Salı

Kakao Bulutlarının Tema Güncelleştirmesi


Bu temada ne zaman olduğunu unuttuğum taleplerden. Aslında çok fazla bir değişiklik yapmam gerekmiyordu, zira Nur onun için özel bir yeri olan headerını ve renklerini seviyordu. Sadece daha geniş kullanım alnaı ve arkaplanın renklendirilmesini istemişti. Tabi headerı biraz daha genişlettik. bakmak isteyenler buraya. 

Arkaplan uygulamasında bildiğiniz gibi sadece resim, sadece tek bir renk yada bir resim ve renk bir arada kullanabiliyoruz. Ancak iki resim bir arada kullanmak mümkünmüş gibi görünmüyordu ki Nur'un blogunda da olan şey bu. Sonunda aylar sonra, tamamen farklı bir şeyle meşgul iken bu isteğime de çözüm buldum ve oldu nihayet. Her geçen gün tasarımda öğrendiğim şeylerin artması tasarımlara da yansıyor.

Bir sonraki tasarımda görüşmek üzere

Not: son zamanlarda ardarda çokça tema oldu ama bunlar taaa ne zamandan yarım kalan işler çoğunlukla ve dolayısyla daha kısa sürede bitiyor. Sırada yarım işlerden daha 3-5 tane var, bir de bitmiş ama henüz kullanılmayan iki tema var, bir de yeni siparişler var, bir de asıl meşguliyetim var, bu yüzden bir süre daha gir&kaç GeCeyim

14 Şubat 2011 Pazartesi

Blog Teması : Pasta Tasarım by Nesrin Tong


Bazı kişiler var, benden hatırlayamadığım kadar süre önce tema istemiş ama ben yapamamışım. Nesrin hanım da onlardan biri idi. Doğrusu hala istediğini düşünmüyordum. Bir yıl sonra haberleştiğimizde herşeye yeniden başlayarak tasarladım. Kendisinin sevdiği ve kullanmak istediği pasta logosu dışında tercihi, sade bir tasarımdı. Pasta ve kurabiye siteleri için de benim önerim daima sade, açık renklerden oluşan tasarımlar. Çünkü ürün resimleri zaten o kadar renkli ki, sitenin tasarımları ne kadar sade olursa ürün o kadar çok göze çarpar. Zaten benim gibi düşünen Nesrin hanımın da tercihi böyle oldu.

Şimdi Mutlu Dükkan bir, Pasta Tasarım by Nesrin Tong iki, böyle ferah olarak nitelendireceğim iki tasarımım oldu. Diğer yandan sade ve ferah bir tasarım yapmaya çalışırken, dümdüz şekilde logoyu ve yazıları koymak çok sıradan olacaktı. Dolayısıyla tasarımın sadeliği yanında farklı bir şeyler daha olmalıydı ki, yuvarlak header ve footer, 3 boyutlu menu çubuğu (header altındaki kahverengi şerit) gibi farklı görünümler kullandım.

Herkesin kandilini ve sevgililer gününü kutluyorum

11 Şubat 2011 Cuma

Yoğurtlu Yumurta (Veyahut Çılbır)


Öğlen yemeği için evde pek bir şey kalmamışsa, yapılabilecek en güzel tariflerden biri. Biz ailecek yoğurtlu yumurta diyoruz ama çılbır da aynı şey yada benzer birşey tam emin değilim. Benim bildiğim çılbırda ilave bazı malzemeler (kimi zaman et, yufka, ıspanak vs) oluyor ki bunda yoğurt ve yumurtadan başka birşey olmadığı için, ben yoğurtlu yumurta diyorum. Yapması 5 dakika yemesi ise 1 dakika :) Ben yumurtayı severim ama sevmeyenler için yumurtayı farketmeden yemenin en güzel yolu. Yapılışını buraya yazdım.

10 Şubat 2011 Perşembe

Türkan

Türkan
Türkan'ı seyrediyor musunuz? Yıllardır (beş yıl falan) seyrettiğim ve sürekli takip ettiğim tek Türk dizisi oldu. Ben buraya gelmeden önce başlamıştı, şimdi ise internetten devam etmeye çalışıyorum. Annem de dizikolik değildir ama çevremde Türkan'ı konuşabileceğim bir o kaldı. Diğer yakınlarım hepsi bir sürü dizi seyrediyor ama Türkan'ı seyretmiyor. Nasıl üzülüyorum. O kadar beğeniyorum ki, insanlara bazı dersler veriyor. Belki de Türkan'ın karakterinde bazı benzerlikler buluyorum kendimle. Ben de biraz kafama koyduğunu yapan bir tipim. Onun kadar cesur muyum bilmiyorum ama kafamdakini yapmadan rahat edemem. Hatta eşim bile zaman zaman bir konuda ona danışmamın aslında formalite olduğunu ima eder. Ama onun onayını almadan yapmam genelde :p

Eğer seyretmiyorsanız bir devrin Türkiyesini de kaçırmış oluyorsunuz. Ayrıntılar o kadar hoş ki. Tamam ilk başta çok geç saatte oynuyordu, şimdi ise Pazar gününe alınmış. Gerçi bu Pazar gününe alınması seyredilsin diye mi seyredilmesin diye mi yapıldı anlamış değilim. Belki de bazı gerçekleri halk görmesin diye. Bilmiyorum ben internetten seyrediyorum ve dün de sizin Pazar günü seyrettiğiniz bölümü seyrettim. Bu bölümde çok hızlı ilerlemiş olaylar ama kaç kere ağladığım için tüm günüm başağrısıyla geçti.

Birkaç bölüm önce Gündüz (en ufak kardeş) akşam yemeğini beğenmemiş "banane ben yağlı ekmek istiyorum" demişti. Yağlı ekmek, nasıl da unutmuşum. Bir dönemin çocuklarının başlıca aburcuburu. Okuldan gelince,yada yemeği beğenmeyince kurtarıcımız yağlı ekmek. Gerçi ben yağlı ekmeği pek yiyemezdim, ağzıma yağın gelmesinden pek hoşlanmazdım ancak ekmek kızarmış ve yağlar tamamen erimişse yiyordum. Fakat sokakta oynarken tüm arkadaşlarım yağlı ekmek yada yağlı peynir sürülmüş ekmek isterken annelerinden (yağlı peyniri de sevmezdim o zamanlar) ben de onlardan ayrı gayrı düşmemek için annemden yoğurtlu ekmek isterdim. Napıyım sürülebilen ve sevdiğim tek şey o. Eşime bunu anlatınca gülüyor, ama şaşırmayın çok güzel oluyor valla bak. Üzerine de biraz tuz serpin (tatlıdan çok tuzluya düşkünlüğüm ta o zamanlardan)

Dizide bazen bir kütüphane gösteriliyor. İşte o kütüphane İ.Ü'nün Fizik bölümü kütüphanesi, yani bizim kütüphane. Ay ilk görünce ne kadar şaşırdım. Zira olay tıp fakültesinde geçiyor. Tıp fakültesi neresi, fizik bölümü neresiii. Bir de son bölümde Türkan kütüphanede çalışıyor, Güngör kütüphaneden geçerken onu görüyor. Kütüphaneden geçme olayı doğru, bizim kütüphanenin iki kapısı var ve bir kestirme yol aynı zamanda, geçişler oluyor normalde. Ama Güngör'ün odası Çapa'da, o ise Veznecilerde odasından başka bir yere geçiyor, işte burası bana komik geliyor. Bu arada kütüphane gerçekten çok eski, muhteşem kocaman masaları var, sandalyeler yenilenmişti bir süre önce, eski stil yapıldı ama dikkat edin hala biraz farklı. Özlemişim kütüphanemizi, ne kadar zaman geçirmiştik.

Bir de yemek yenilen mekan İ.Ü merkez kampüsünde yer alan Profosörler Evi. Biz de orada yemek yiyoruz zaman zaman. Düşünüyorum da bu diziyi çekmek gerçekten zor olmalı. Bir sahne orda diğeri başka yerde.

Bir daha izlerken dikkat edin bakalım, farkedecek misiniz?

9 Şubat 2011 Çarşamba

8 Şubat 2011 Salı

Önce Vın Sonra Bıjj


Geçen sene hatırlarsanız, Önce Pıtı Pıtı Sonra Bıjj başlıklı bir yazı yazmıştım. Geçen yıl sadece kar görmek, biraz kartopu oynamak amacıyla Uludağ'a gitmiştik. Bu tatil eşim yurt dışına gitmeden önce yapacağımız son tatildi ve uzun bir süre (geçenlerdeki  hafta sonu için gittiğimiz Barcelona tatiline kadar) birdaha tatil yapamadık. Neyse o zaman Uludağ'a gittiğimizde bağımlılık yaratacak bir şekilde kayma tutkunu olacağım hiç aklıma gelmezdi. Otelimiz ücretsiz kayak dersleri veriyordu ve denedik. Sonra da tutulduk. Ardından dönünce bir daha ne zaman kayacağımız meçhul olmasına rağmen kayak dışında (taşımak zor olurdu) bütün kayak malzelerimizi almaya başladık. Kayak montu, pantalonu, iç giysileri, eldivenleri ve kayak çorapları. Tabi şapka ve gözlük de var. Kayak kıyafetlerinin özelliği, su ve rüzgar geçirmez olmaları, aynı zamanda terletmemeleri, haraket özgürlüğü sağlamaları, üşütmeyecek kadar kalın olmaları vs. Tam bir teknoloji ürünü.

Tabi o zamanlar Slovakya'nın en önemli turistik özelliğinin kayak merkezleri olduğunu bilmiyorduk. Evimize yakın mesafede (15 ile 45 dak uzaklıkta) 5-6 kayak merkezi varmış. Biz de hafta sonu için günü birlik gittik. Ve inşallah daha da gideceğiz.


Gittiğimiz yer 40 dakka uzaklıkta Krompachy isimli bir kasaba. Burayı tercih etmemizin nedeni pistinde yapay kar oluşu. Yerlerde şu an kar var ama kayacak kadar değil, burası ise her daim kaymaya hazır. İlk resimde solda bir buğulu görüntü göreceksiniz. O kar püskürtme makinasından püsküren karlar. Her gece sabaha kadar o makine püskürtüyor ardından gün içinde durup, insanlar kaymaya başlıyor. İkinci resimde ise ağaçların hemen önünde ise makinalar çalışmıyor halde iken görülüyor.  İkinci resimde görülen telesiej başlangıç seviyesindekiler için, resmin ilerisinde yer alan dumanlı dağlar gibi görünen pist ise daha ileri seviye pistler. Biz başlangıç seviyesini kullandık, çünkü o tepeler gözümüzü korkuttu. Ama gün bitince diğer seferlerde onları denemeye karşı daha cesaretli hissediyorduk.


Resimlerde gördüğünüz tüm karlar, yapay kar,  normal kardan farkı yok sadece gökten değil makineden yağıyor. Ancak tüm o geniş alanı nasıl doldurduklarını aklım almıyor.


Evet bu da benim kayağım. Uludağ'da beyaz kayak pantalonlu kızlara imrenmiştim ve ben de beyaz aldım. Ancak burda bakıyorum ki neredeyse hiç bir kızda beyaz pantalon yok. Bu insanlar güvenliğe çok dikkat ediyorlar. Kar ile konstrast olması ve insanların sana çarpmaması için koyu renkler giymek gerekiyor aslında. Neyse ki montum mor idi.


Geçen yıl telesiej benim gözümü korkutmuştu. Bacakların titriyordu resmen, bu yıl öyle kolay geldi ki, hiç düşmeden (tama itiraf edyorum ilk seferde inerken panik yapıp düştüm) gayet iyi yaptım. Ellerimle tutunmadan, çalan müziğe eşlik ederek, keyifle... Ve hatta fotoğraf çekerek, aşağıdaki resimde önümde giden eşimin fotoğrafı.


Ama bu telesiejin geçen senekinden farkı tek kişilik olması ki bence daha kolay olmasının sebebi o, çünkü diğerinde iki kişilikti ve denge sorunu vardı. En ufak bir harekette iki kişinin de kontrol edebilmesi zor.

havalı koca



Burda herkes kayıyor. Resimde gördüğünüz küçük eleman sanıyorum 2 yaşında (gün içinde bolca inceledim). Büyükler iki küçüğe kayma öğretiyorardı. En küçük elemanı telesiejde tek başına giderken görünce zaten bana cesaret gelmişti. O yapıyor da ben yapamıyorsam....


Kendimi telesiejde giderken bu kadar çekebildim.


Bu da başka bir küçük eleman, 3 yaşında falandır, harika kayıyorlar. sadece çocuklar değil 60 yaşından büyük yaşlılar da gördüm.

Ve o günden sonra kayağa gerçekten tutkun olduğumu anladım. O kadar güzel ki keşke herkes zevkini tadabilse. Kendimi kuş gibi hissediyorum, zaman zaman hız yapıyorum. Müthiş zevkli.

Geçen yıl ders aldığımız hoca bize bir püf noktası vermişti. Bunu daha önce başka kayanlara sormuştum, farkında değildiler ve burda da öğretenleri inceledim kimse öyle yapmıyordu. Normalde kayak öğretilirken eller belde başlanır. Sağa gitmek istersen sağ kolunu yana uzat, sola gitmek istersen sol kolunu... Bu şekilde yönlendirilir. Ancak bizim hoca, nereye gitmek istiyorsan gözünü oraya odakla demişti ve inanılmaz! Gerçekten yarıyor. Defalarca yine denedim, kendimi inceledim (bu sırada vücudumda bir hareket oluyor mu diye- hayır yok) , fizikçi olarak açıklayamıyorum ama gerçekten oluyor. En imkansız görülen noktalara gözümü diktim (mesela genelde aşağı doğru kayılır ya aşağı değil yana, ve hatta tepeye) o noktaya kadar gidiyor. Tabi bu aşamanın biraz daha ilerisi, her yere bakabilirken istediğin yönde gitmek ve artık sorunsuz keyifle kayabiliyorum, kayarken dans bile edebilirim, diğer kayanları seyrediyorum, tam sınırlarından geçiyorum ve ikinci resimde görülen çitten mükemmelce geçip tam turnikenin önünde duruyorum. Bir tek ters kaymayı öğrenmem lazım birkaç denememde biraz oldu sonra düştüm. İlerde snowboard ile kaymayı hayal ediyorum, o kayağa göre biraz daha zordur, dönüşlerde sağa sola bel kıvırmak gerekiyor ( basenler için harika :) biraz daha esneklik gerektiriyor.

Geçen yıl kayak botları çok acıtmıştı ayağımı, bu yıl çorap ve sanıyorum botların daha iyi olması nedeniyle sorunsuz şekilde kaydım. Bir sonraki gidişimizi iple çekiyorum ve çocuğum olursa kesinlikle yürümeyi öğrenir öğrenmez başlatacağım. Aşağıdaki videoda önce yukarda resimleri olan ufak çocuklar arkalarından da ben geliyorum:) Beyaz pantalon hakikaten farkedilmiyor.


video

7 Şubat 2011 Pazartesi

Month of Lovely...


Gittikçe büyüyen Tumblr hesabımın bu ayki arşiv görünümü.

Geçenlerde başka bir yerden görerek hazırladığım bu poster ise sizlere hediye, çıktı almak isteyenler büyütüp resmi kaydedebilir. Tekstil görünümlü romantik bir aşk yazısı ♥ ♥ ♥

6 Şubat 2011 Pazar

Günlük Hayattan

Burada gördüğüm yaşadığım ilginç ve farklı gelen şeyler olduğunda resim çekiyorum paylaşırım diye. Gelgelelim unutuyorum. Şimdi aklıma gelmişken hepsini bir arada sunacağım. Alakasız konular olabilir dikkat.


İşte size bir hıyar. Böyle satılıyor marketlerde, adedi 39-59 cent arası değişiyor. Bundan daha büyüğünü alıp fotoğraflamıştım ama fotoğraf makinesinin hafızasına çekmişim farkıda olmadan ve kablosu yok vs vs. Bu da büyüklük olarak fena değil. Alıyoruz bir haftada bitiremiyoruz :p


Bazı kelimeler türkçe ile birebir aynı. Bu tabelayı görünce birden normal sandım. Ama sonra noluyo ya bu da neyin nesi falan oldum.

Ekmekler daha çok ufak halde satılıyor, adetle alınıyor. Diğer somun türleri de var ama daha çok böyle küçükler tercih ediliyor. Biz de alıyoruz çeşit çeşit sade, ayçekirdekli, susamlı, haşhaşlı, bilmediğim bazı tahıllar ve kabak çekirdekli. İçinde bile var. Bir de burda ekmeklerde falan kullansınlar diye herhalde, iç çekirdek, kabak çekirdeği satılıyor marketlerde poşetlenmiş halde, fiyatları da bizim kabuklular kadar. Almak için içim gidiyor, şöyle avuç avuç yemek ne güzel olur ama  almadım çünkü kendime güvenemiyorum bağlanıcam. O kadar kaloriye gerek yok.


Bu da bay biber, bizim ince kabuklu, biberlerimiz yok burda. Şöyle az yağda kavuracaksın üzerine domates sarımsak koyup bir güzel pişireceksin, ekmek banıp yiyeceksin... Bu biberler oldukça kalın, bizim kırmızı biberler gibi. Dolmalık biberler de öyle, bazıları parmağım kadar kalın. Kalın derken etli olmasını kastediyorum. Isırınca suyu çıkıyor ağzınıza, aa diyorum biber meyve gibi suluymuş.


Patlıcanlar da sadece bostan patlıcanı ve adetle satılıyor onlar da fiyatları da fena değil hani.


Ammaa burada en pahalı şeylerden biri ise maydanoz ve dereotu. 50 gr lık özenle paketlenmiş halde satılan maydanozlar 5 tl. Pakette ise bizim pazardan alınan demetlen 5 te biri kadar var, yani o kadar az ve pahalı. Geldiğimizden beri salatalarımız renksiz bknz yukardaki resim.

Yukardaki resimde bir diğer yenilik (bizim için elbette) köftelerin mikrodalgada pişmiş olması. Burda sadece mikrodalgamız var ben de birçok şey denemeye çalışıyorum. Köfte, balık, tavuk gibi şeyler harika pişiyor ancak hamur işleri pek değil. Aşağıda ise mikrodalgaya girmeden önce ıspanak mücveri.


Ispanakları un yağ, yumurta baharat ile karıştırıp kaba aldım ve üzerine peynir koydum. Pişti ama böyle tıkız birşey oldu. Bir lokma bile acayip doyurucu yoğun bir kıvamdaydı. Ahh. Şimdi bu post yazarken mutfaktan koku geldi ve ocaktaki yeşil mercimek yanmış. Neyseki dibi tutmuş üst tarafını kurtardık. Mikrodalganın "çınnn yemek pişti" sesine alışınca ocakta unuttuğum şeyler artmaya başladı. Ocaklara da bir uyarı pilizzz.


Aha bu da yeni bişey (belki orda da vardır, pek dikkat etmedim) burda herkesin elinde bunlar.. Neymiş diye aldık ki, patlamış mısırdan bir çekit kraker,ekmek vs. Tadı yok (yani tatlı yada tuzlu değil), peynirle, reçelle, çikolatayla yada sade yeniyor. Bir çeşit diyet bisküvisi. Aşağıdaki resimde sade hali. Çok ama çok güzelll. Bir de bunun patlamış pirinçlisi olup karamelle yapıştırılmış olanı var o benim için daha da güzell  :)


Bu da dün marketten aldığım kavanoz, çok beğenmiştim. Tesco, 1 euroluk sepetler yapmış, ne ararsan var ben de bunu buldum:)


Şu Mövenpick dondurmalarına içim gidiyordu markette, ama ufacık kutu 15 tl falan, aman şimdi almayayım diyorum erteleyorum sürekli ( şimdi tek maaşa düştük gibi bişey, ben maaşsız izinliyim ekonomi yapıyorum aklımca). Geçende bizim yakındaki markette üzerine %50 indirim yapıştırmışlar, hemen aklım gitti. Alayım ben bunu dedim. Biliyorum ki son kullanma tarihi yaklaşan ürünleri indirime sokuyorlar. Baktım bir hafta daha var süresi attım sepete. Eve geldim biraz yedim (çok yemiyorum beraber yeriz diye), birazını kocama bıraktım. Yerken de diyorum bu nasıl bişey (daha önce yememiştim) öyle aman aman bir özelliği yok neden pahalı ki falan. Sonra ertesi gün bir çıkardım kocişimle yicez. Meğer dün son günü değil miymiş (bir hafta gördüğümü büyülenmiş haldeyken yanlış mı gördüm, yoksa o başka kutu muydu bilemicem şimdi ), çıkardığımda leş gibi kokuyordu hemen çöpe ıyyykk. Belki de bozuk şeyi yedim diye beğenmedim şimdi düşünüyorum da... 15 tl ye kıyamadım 7.5 tl yi çöpe attım, aferin bana. Bir daha Akcia yazısına kanmak yok.


Son bişey daha, burda fazla tv (neredeyse hiç) seyretmiyoruz. Fakat geçenlerde slovak tvsinde bir türk diziye rasladım ve her akşam çıkıyor. Diziyi ben malesef bilmiyorum, video da çektim ama şimdi format ayarı yapmam gerekiyor, uzun iş, başka zamana. Hani şu maximum kart reklamlarında oynayan adam vardı ya, pembe giyip kelebek oluyordu işte onun dizisi (adamın adını biliyordum da unuttum bak şimdi). Slovakça dublaj yapıldığı için birşey anlaşılmıyor ama çok komik olan birşey var, süreler tutmuyor. Türkçe daha kısa bir dil, slovakça daha uzun (hele macarca ah anam ah, macar kadınlarının dırdırı nasldır diye düşünmeden edemiyorum) böyle sesler ağız hareketleri falan farklı komik olmuş. Anladım ki bizim Türkçe dublajlar ingilizce ile hakikaten çok uyumluymuş.

Aradım taradım diziyi buldum ama tam emin değilim sanırım Binbir Gece imiş. Onda Tolga Çevik oynuyor muydu? Burda yayınlanmasına çok şaşırdım, hadi Almanya olsa neyse, burda hiç Türk yok bu bir, diğeri ise bunlar Türkleri bile tanımazlar Antalya otelleri dışında hayret ki ne hayret

Sonradan ilave: gece uyurken aklıma geldi galiba o adam tolga cevik değil, binbirgecedeki adam işte, ben ikisini karıştırıyorum. ve dizi de binbirgece dizisi emin oldum sonradan.

4 Şubat 2011 Cuma

Bedava Blog Teması : Küçük Periler


Bazen güzel bir resme rasladığımda onu çabucak blog teması haline getirebiliyorum. Bu resim de öyleydi.  Tabi headerdaki resim öyle hazır bir resim değildi, biraz ekleme kırpma uzatma vs işlemleri yapıldı.

Bu temayı blogger'ın yeni temaları üzerinden yaptım. Biliyorsunuz artık neredeyse hiç kod bilmeseniz de bloggerın arayüzü gayet güzel yönlendirerek hoş temalar ortaya çıkartıyor. Tabi bu durumdan tasarımcılar kötü etkileniyor ama bazı uygulamalar için bloggerdan önce davranmak, kendini geliştirmek gibi bir etkisi oluyor bunun. Hoş ne kadar yapabildiğim tartışılır ama işlerim bir rahatlasın bu konuda atılımcı girişimci olmayı düşünüyorum.

Ayh neyse çok konuştum. Diyeceğim o ki, bu tema yeni blogger şablonuna yapıldığı için, sidebar ayarlamasını istediğiniz gibi değiştirebilrsiniz (tek sidebar, yada iki, yada hiç vs..).

Kimi bloglarda görüyorum farketmişler ve düzenlemişler bloglarını, Blogger bir de yeni fontlar eklemiş, harika olmuş. Bu tasarımda da fontları kendimce ayarladım onlar da değişebilir. Bu fontları seçerken dikkat etmenizi istediğim bir husus var, genelde birçok font türkçe karakterleri desteklemiyor. O zaman da ş, ı ve ğ gibi harflerde font bozuluyor. Ancak gördüm ki bazı fontlarda sorun yok. Deneyip sorun olmayanlardan seçmeniz daha iyi olacaktır.

Temayı burdan indirebilirsiniz. İçinde bir header bir arkaplan resmi bir de şablon dosyası var. İsterseniz headera bir fotoğraf programında blog başlığını yazabilirsiniz. İsterseniz de (resimde olduğu gibi) blog tanımının ardına diyerek yazı yazmadan koyabilirsiniz.

Yüklemeden önce temayı buradan inceleyebilirsiniz.

Sevgiler

3 Şubat 2011 Perşembe

Blog Teması : Bir Ece Masalı


Geçenler'de Ece'nin annesi kuşlu bir tema istediğini anlatan bir mesaj atmıştı. Önceden kaydettiğim resimler içinde kullanmaya can attığım bu resmi de beğenince kısa sürede taslağı oluştu. Biraz ayrıntı, ayar falan derken tüm düzeltmeleri ancak bitti. Blog teması önemli değil de, dünya güzeli (maşallah 41 kere) Ece'yi görmek için bloga gitmenizi öneriyorum.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Hayat...

Hayat...
Kimi zaman öyle kaptırıyoruz işte kendimizi hayata...

Son zamanlarda benim için de öyleydi. Sabah kalk günlük işler, çalış, bloglara bak, facebookta beğen paylaş ardından yat kalk hep aynı şey.

Bu gün ise yne facebooktan öğrendiğim ölüm haberi...

Tanısak tanımasak ne farkeder, gencecik bir anne, ölüm her an kapımızda, ne yaptık ne olacağız belirsiz.

Tezimi, tez sonrası durumumu, yetişmesi gereken işleri kafaya takmışım bir telaş pür telaş.

Satayım anasını hepsinin, hiç birşey önemli değil nefes aldığımız o andan başka. Bugün var yarın yokuz. Sonsuz aleme hazır mıyız?

Allah'ımm ....

1 Şubat 2011 Salı

Bırr Soğuk


Bu şapkamdan sonra spor montlarımla giyebileceğim kulakları örten bir şapka daha ördüm. Biteli haftalar oldu ve kaç kere giydim bile. İçine polar kılıf dikeceğim ama daha ayarlayamadım. Minik kalpler yaptım ve minik bir ponpon ekledim.

Türkiye'ye soğuklar gelmiş, herkes üşümeye başlamış. Doğrusu şaşırdım çünkü uzun zamandır soğuktayız ve benim gayet hoşuma gidiyor bu durum. Dün -12 derece havada koşmaya çıktım ama sadece hızlıca yürüyebildim çünkü yerler buzluydu.

Her sabah en az bir saat camları açıp evi havalandırırız yaz kış farketmez (İstanbulda'da yapardık). Bu soğukta ise hava gerçekten mis gibi, insana enerji veriyor.

Önceden her kış en az birkaç kere soğuk algınlığı, bademcik sorunu yaşardım. Bu kış hiç birşey olmadı (üstelik dün dondurma yedim ve aman nazar değmesin). Bunun sebebi sanıyorum soğuk değil havanın ne kadar mikroplu olduğu. Zira aralıkta bir haftalığına istanbula gittiğimde bademciklerim kaşınmaya başlamıştı, neyse ki hafif atlatmıştım.

Diğer bir dikkatimi çeken husus da burda ve ordaki otobüslerin sıcaklığı. Orda otobüse binince bir de kalabalıksa adeta sırılsıklam oluncaya kadar terleniyor. Havaya göre zaten mont kazak giyiliyor, otobüs de sıcak, ardından sıcak soğuk ve gelsin hastalıklar. Burda otobüslerin klimaları çalışıyor ama aşırı sıcak değil. Montla rahatça ve terlemeden oturabiliyorsunuz. Zaten geldiğimden beri evde temizlik yaparken hariç hiç terlemedim.

Ha bir de gerçekten hava soğuk ama katkat giyimiyorum. İçime çorap bile giymeden sadece pantalon ve normal kazak mont, ordaki alışkanlığım hiç değişmedi.

Diyeceğim o ki soğuk havadan korkmayın, derin nefes alın ciğerlerinizi temizleyin, oh mis gibi.